Gazeteler dergi, dergiler gazete gibi

MediaCat Ekim sayısında Sabah gazetesi köşe yazarlarından ve bir dönem pazar sabahlarımıza eşlik etmiş olan...

18.10.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

MediaCat Ekim sayısında Sabah gazetesi köşe yazarlarından ve bir dönem pazar sabahlarımıza eşlik etmiş olan Beyin Fırtınası’nın beyni Hasan Bülent Kahraman’la Türkiye’de medya algısını konuştuk. Kendisi Türkiye’de medyanın geçirdiği değişim ve dönüşümü, yeni medya unsurlarını ve Batılı ülkelerdeki medya düzenini, son dönemlerin popüler tartışması ‘arabesk kültürü’ne varana dek açıkladı.

Türkçe medyada nicelik ve nitelik açısından bir haber ve köşe yazısı değerlendirmesi yapar mısınız?
Türkiye’de bugün yaşanan karmaşayı anlayabilmek için insanlar farklı kişilerin yazdıklarını görmek değerlendirmek ve kendi düşüncelerini o yorum çerçevesinde okumak istiyor. Bunu haberden edinemiyor. Haberin artık Türkiye’de okur nezdinde bir önemi yok. Bugün yorum, bakış açısı, bilimsel değerlendirme bile yok, hatta tam tersi popüler ya da popülist değerlendirme bütün bu işlerin yerini almış durumda. Bu, toplumun yaşanan olayların bütününü kavrayamamasından kaynaklanan, ona henüz kendisini uyarlayamamasından kaynaklanan bir sorun. Bugün herkes haber yerine olup biteni nasıl anlaması gerektiği ile ilgileniyor. Türkiye’de insanlar haberi televizyondan izliyor. ‘Haberin mecrası, gazete – yazılı basın’dır diye düşünmüyor. Yazılı basını televizyonda gördüğü haberin yorumunu kendisine anlatan, aktaran bir mecra olarak değerlendiriyor. O bakımdan da gazeteler bana göre bugün Türkiye’de bir dergi gibi çıkıyor. Gazetelerin ekleri gazete gibi gazetelerin kendisi -eski anlayışla ek gibi. Gazete ekleri veya gazetelerin verdiği dergiler gazete gibi gazeteler dergi gibi çıkıyor. İşin magazin kısmını bir tarafa bırakın ama magazin ekleri bile habere dayanıyor. Onun kıçı, bunun başı, öbürünün şusu busu… Burada bir haber var. Biz o haberle ilgilenmeyebiliriz, o ayrı bir mevzu. Ama gidiyor, birinin fotoğrafını çekiyor ve onunla ilgili bir haber yazıyor altına. Doğru-yanlış, eksik gedik o beni ilgilendirmez. Ben tekniğe ve sisteme bakıyorum. Gazeteye bakıyorsunuz, gazetede haber yok.

Pek çok aydında rastlanabilecek bir söylemle 68 Hareketi’ne yüklenen bir anlam var: 68 Hareketi’nin Türkiye’nin Rönesansı olduğuna ve bu hareketin sekteye uğramasıyla Türkiye’nin gelişiminin sekteye uğradığına dair. 1968 Hareketi ve 80 Darbesi Türkçe medyaya ne kazandırdı, ne kaybettirdi?
Dönüştürücü bir hareket 1968 olayı… Bunun için 68 olayını iyi tahlil etmek lazım. Aslında Avrupa 68’i ile Türkiye 68’i birbiriyle hiç ilgisi olmayan ve Türkiye’deki Avrupa 68’inin tam karşısında bir hareket. Herkes 1970’lerin o hareketli politik ortamından, hareketli entelektüel ortamından etkilenerek “Bu dönem bir Rönesans’tı,” gibi metaforik açıklamalarda bulundu ama şimdi anlaşılıyor ki bunlar söylenmese daha iyi olacak laflardanmış. Tamam, güzel bir ortamdı, insanlar kitap ve bilgiyle daha fazla ilişkiliydi ama o bilgiyi ne için kullandıkları ve ne için o bilgiyi edinmek istedikleri de en az bir o kadar önemlidir. 1968’liler bilgiyi daha analitik, daha özgürleştirici bir bilinç elde etmek için değil; o bilgiyi tam aksine daha uniform, daha homojen bir toplum yaratmak için kullanmayı öngördüler. Neokemalist bir süreç kurmak, cuntayla işbirliği yaparak Türkiye’de Baas modeli bir takım siyasal yapılara gitmek, daha kapalı, daha hücresel toplum süreçleri oluşturmak 68’in batıdaki açılımlarıyla taban tabana zıttır. 68 Hareketi batıda beden ve cinsiyet politikaları üzerinden şekillenen bir özgürleşme arayışı idi, bizde tam aksi. Orada cinsel özgürlükler, kimlik özgürlükleri, bedensel özgürlükler savunulurken burada kadınların erkeklere daha fazla benzemeye çalıştığı, kadın-erkek ilişkilerinin politize edilerek geriye itildiği, kısıtlandığı bir ortam söz konusuydu. Dolayısıyla bizde 68’e Rönesans falan denemez. Belki insanlar biraz daha meraklı ve ilgiliydi ama tekrar ediyorum; o merakın ve ilginin ne olduğunu iyi anlamak lazım.

“II. MEŞRUTİYET 68 HAREKETİNDEN DAHA ÇOĞULCUYDU”

Bana göre 1908 II. Meşrutiyet Dönemi’nin merak ve ilgisi daha çoğulcuydu. 68’de liberal hareket, feminist hareket, muhafazakâr hareket ya da başka bir düşünce arayışı yoktu. Avrupa’da da olduğu gibi belli bir sol ve paramilitarist söylem hâkimdi. Hâlbuki 1908’e baktığınız zaman bu söylediklerimin hepsi var orada. O yüzden 68’e bakıp “Vay efendim, bizim Rönesansımız’dı, geldi geçti,” diye okumanın anlamı yok. Onlar çok ezbere söylenmiş laflar… Ona bakarsan 1940’lara da Türkiye Rönesans diyor, Hasan Ali Yücel klasikleri çevirttiği için. “Bugüne Rönesans uygulayabilir miyiz,” gibi soruların da karşılığı yoktur. Bir toplum kendi tarihinin ve sosyolojisinin biçimlendirdiği şekilde bugününü ve yarınını inşa eder. O yüzden Türkiye’nin yarını bugünü tarafından belirlenecektir. “Batının geliştirdiği sistemleri alalım, buraya uygulayalım,” demek, denenmiş ve ne kadar sorunlar ürettiği görülmüş olan arkaik bir toplum mühendisliğidir.

28 ŞUBAT ORDUYLA AYDINLARIN NİKÂH TAZELEMESİDİR!

Peki, Türkçe medyanın gelişimine baktığınız zaman 28 Şubat’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
28 Şubat önemli… Türkiye’de 1971’de ve 80’de orduyla aydınların ittifakı koptu. 1908 ve 1923 Hareketleri’ni Türkiye’de gerçekleştiren ordu-bürokrasi ve aydın ittifakıydı. Ben buna zaten “tarihsel blok” diyorum. Bu tarihsel blok, aydınların solla içli dışlı olması nedeniyle 1971’de kopartıldı ve 80’de ordu solu zaten tanklarla ezdi geçti. 1997’deki 28 Şubat, orduyla belli bir grup aydının yeniden nikâh tazelemesidir. Cumhuriyet gazetesi gibi, o devirde yayınlanan Star gazetesi gibi 28 Şubat hamlesine destek veren bir takım basınla ve bürokrasiyle ordunun nikâh tazelemesidir. Gerek ordu açısından bakıldığı zaman, andıçlar, izlenen yazarlar, dinlenen gazeteler, kovuşturulan köşe yazarları bakımından 28 Şubat basına müthiş bir darbedir, birçok köşe yazarının gazetesiyle ilişkisi kesilmiştir. Orduya o dönemde kayıtsız şartsız destek veren bir takım yazarlar ki o destekler hâlâ devam ediyor, şimdi Ergenekon davalarına da konu olmuştur. O yüzden 28 Şubat gerek ordunun basına bakışı, gerek bazı basının orduya bakışı itibariyle Türkiye’de ‘ordu-askeri darbeler-basın’ ilişkisi bakımından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Ve o basın, bu anlamda itiraf edelim ki iyi bir sınav verememiştir. Bazı dürüst insanlar, gazeteciler ortaya çıkıp bunu itiraf etmiştir. Mesela Hasan Cemal’in son kitabı bu bakımdan çarpıcıdır; 28 Şubat’ta gazeteleriyle ilişkisi kesilen yazar arkadaşlarına sahip çıkamadığını, tersine 28 Şubat’a inandığını, 28 Şubat’ın nesnesi olan politik hareketlerden korktuğunu belirtmiş ve Cengiz Çandar’ın işten nasıl uzaklaştırıldığını anlatan bir bölüm yazmasına izin vermiştir. Bu bakımda çok önemli bir dönemeçtir.

Fazıl Say’ın arabesk kültürü ile ilgili Twitter’de yaptığı çıkışlar çok konuşuldu siz de daha önce Radikal’deyken yazdığınız bir makalenizde Türkiye’deki arabesk kültürü TRT’ye bağlıyordunuz. Hem Fazıl Say’ın çıkışı hem de TRT’nin geçirdiği süreç hakkındaki yorumlarınızı merak ediyorum.
1970’lerin çıkardığı bir olgu bu da… Arabesk nedir? “Arabesk dinleyen yavşaktır,” gibi sözlerin bir mantığı yok. Tabii ki göçle, ara sınıflar kültürüyle, tabii ki lumpenlikle ilişkili bir şeydir ama bizim diğer kültürel kodlarımızla da yakın teması vardır arabeskin. Türkiye katı bir batılılaşmacı kültürle otantik bir kültür arasında sıkıştığı zaman, ara sınıflar ister istemez geleneksel kültürün unsurlarını kullanan bir ara kültür üretmek zorundaydı. Nitekim bu, müzikte kendisini gösterdi. Arabesk müziğin bütün temaları, bütün melodik yapısı batı müziğinden alınmış değil ki! Geleneksel müzikten alınmış unsurlar var içerisinde. Orhan Gencebay Nezahat Bayram’ın arkasında saz çalan bir müzisyendi, Müslüm Gürses Çukurova Radyosu’nda kadrolu türkücüydü. Oralardan gelip bunları yaptılar. Dolayısıyla müziğin geleneksel unsurlarını kullandılar.

“MÜSLÜM GÜRSES TÜRKİYE’NİN TEK CAZCISI”

Bana göre 1980’lerin 2. yarısında arabesk, büyük bir dönüşüm geçirdi. Türk pop müziği, arabeskin yeteri kadar yapamadığı geleneksel kültür elemanlarını alıp onları yeni bir orta sınıfın kültürel kodları haline getirdi. Sezen Aksu’nun “2. Bahar” parçası Türk müziği parçası mıdır, pop mu, belli değil. Tarkan’ın birçok parçası, “Gül döktüm yollarına” keza öyle. Bunlar, bu hadisenin katmanları… Arabesk diye tanımlanan mono-blok bir şey yok artık. Orhan Gencebay 1970’lerin “Batsın bu dünya” parçasını alıp şimdi retro, disco, launch müzik haline getiriyor. Bunların yok sayıldığı bir ortamda arabeski konuşmanın imkânı yok. Arabesk bir sosyoloji… Müslüm Gürses caz da söylüyor ve bana göre Türkiye’nin tek caz şarkıcısı. Niye? Caz şarkıcısının iki özelliği vardır: 1- Neyi söylerse kendisi gibi söyler. 2- Ne söylerse söylesin, biz onu kimin söylediğini biliriz. Ella Fitzgerald böyledir, Louis Armstrong böyledir, Peggy Lee böyledir. Müslüm Gürses şimdi böyle bir noktaya geldi. 1970’lerde 80’lerde yaptığı müziği dinleyen var mı? Var. Bunlara yavşak demekten ziyade bunların sosyolojisine bakmak lazım… Fazıl Say bunları bilecek biri. Ama bir öfke anında bunları söylemiş işte, insanlar her zaman erdemli sözcüklerle konuşamıyorlar. Bence yanlış olan üslupta ısrar etmesiydi, daha sonra uzun bir yazı yazarak ne ifade etmek istediğini dile getirmemesiydi. Yoksa bana göre arabesk, star bulma yarışmalarıdır. Bülent Ersoy’un aşırı performatif kıyafetler, Orhan Gencebay’ın hâlâ beyaz pantolonlara beyaz kemerler takıp yakasına kırmızı karanfiller takıp orada “Berhudar ol,” demesidir. Kitsch kavramını düşünmeden, tahlil etmeden kitsch’in kültür endüstrisiyle olan ilişkisini sorgulamadan, ‘arabesk dinleyen şudur, budur’ dersek yeteri kadar gerçekçi ve açıklayıcı olamayız.

“BBC’DE HİÇBİR ÖRGÜTE ‘TERÖRİST’ DENEMEZ”

Peki, televizyonu bu anlamda ele alır mısınız?
Kültür endüstrisinin bir alanı olarak bakmak lazım televizyona. Bakın BBC’nin bile birçok kanalı var; BBC Entertainer, BBC World News… Bizim onlardan farkımız… Batıdaki profesyonalizasyonun getirdiği bir sonuç ‘ciddiyet’tir. Ciddiyet, soyut bir kavram değildir. Yani BBC’ye baktığınız zaman orada Entertainer Channel’in de belli kuralları vardır. Haklar rejiminin getirdiği ve profesyonalizasyonunun getirdiği sınırlamalardır, ciddiyet. BBC televizyonunda hiçbir örgüte ve hiç kimseye terörist denemez. Ya da BBC televizyonunda spikerler konuşurken elleriyle kollarıyla hareket yapmazlar, elleri aşağıdadır. Ekran soruyu soranı değil, sorunun sorulduğu kişiyi gösterir. Bunlar, dediğim gibi, haklar rejimiyle ilgilidir. New York Times gazetesi Usame Bin Ladin’e “Mr Ladin” diyor; çünkü bunu yapmazsa ona karşı dava açılabilir, vs… Türkiye haklar, sorumluluklar rejimini liberal bir doktrin etrafında tanımlamadığı için bizim ciddiyetle olan ilişkimiz sorunludur.

“TELEVİZYON ORTALAMANIN MAHKÛMU” 

Tabii ciddiyet, gerçekle olan ilişkiyle de ilişkilidir. Hâlbuki Türkiye bana göre şizofrenik bir toplum… Geçiş süreçleri bakımından gerçekle ilişkisi çok problemli bir toplum… Dolayısıyla televizyonlar da bunların bir yansıması ve televizyon da belli sosyolojilerin bir sonucu olarak bugünkü koşullarına sahip. İşte birbirini tamamlayan bu iki düzleme birlikte bakıldığı zaman Türkiye’de televizyonların ve televizyonculuğun henüz gitmesi gereken çok yol var. Türkiye’de televizyonlar kendilerini haddinden fazla ortalamanın mahkûmu etmiş durumda. Bakın, televizyonlarda bugün eğlence programlarından başka hiçbir şey yok. Sabahtan öğleye kadar bir fasıl, öğleden sonra bir fasıl, akşam bir fasıl… Ya dizi filmler var ya yarışma programları. Böyle bir ülke ve televizyon anlayışı herhalde doğru değil ama bunu tahlil etmek daha fazla irdelemek, daha fazla çözümlemek lazım.

(Söyleşinin devamına MediaCat Ekim sayısından ulaşabilirsiniz.)

Söyleşi: Fatma Akman