Evrimin Çocukları

‘İnsanlar hâlâ geri kafalı, dijital iletişim yatırımları toplamın yüzde 10’una bile gelmedi, oysa yüzde 30-40 olmalı, o kadar da güzel uygulamalar sunduk, yüzüne bakmadılar, hâlâ gazetelerde, TV’lerde milyarlar harcanıyor, yazık oluyor’ gibi cümlecikler, bizi evrimin virajında ancak dağlara doğru savurur.
01.02.2011 - 00:00
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Aklımıza takılan, hatta bazılarımızı isyan noktasına getiren bir konu: “Acaba yeni dünyaya geçişimiz olması gerektiğinden daha mı yavaş?”

“Dünya değişiyor, biz değişemiyoruz, sektörün muhafazakar beyinleri bunu engelliyor” cümlelerinin bile kurulduğunu görüyoruz.

Bazılarımız en başından beri pazarlama iletişiminin bir “devrim” geçireceğini düşünüyor. Berlin duvarının yıkıldığı sahneler canlanıyor kimi hayallerde.

İddia ettiğimiz “devrim” konusunda biraz saf olabilir miyiz? Sanırım tanımların biraz kökenine inmek gerekiyor. Revolution ve evolution. Yani devrim ve evrim. Revolution Latince’de “revolutio” kökünden geliyor. Kısa bir süre içinde olan yapısal değişimleri ve yeniden tanımlanmayı temsil ediyor.

Diğer yandan “evolution” kelimesi ise “evolutio”dan geliyor. Daha uzun bir zaman diliminde –hatta jenerasyonlar boyunca uzanan- bir dönüşümden bahsediyor. Bazen değişen şartlara “uyum” sağlamak için, bazen de şartları değiştirmek için.

BEYNİMİN İKİ YARISI

Beynimin bir yarısında değişen dünyaya adapte olanların yaşamaya devam ettiği bir evrim süreci canlanıyor. Beynimin diğer yarısı sokaklarda marşlar söyleyerek yürüyen insanlar ve elde balyoz yıkılan duvarları resmetmekle meşgul. Fonda Scorpions’ın Winds of Change’i çalıyor.

Bize hangisi gerekiyor?

Alenen gözüken o ki, bize gereken, sağlıklı bir evrimi yönetebilmek. “Evrim yönetilemez!” diye düşünebilirsiniz. Bazı alanlarda hayır yönetilemez ama bazı alanlarda en azından düzeltilebilir hasarlarla ileriye atılabilmek mümkün.

Devrim, gecikmiş evrimlerin birikmesi yüzünden mecbur kalınan bir olgu. Harcanan, değerlendirilemeyen yılların borcunu limiti bitmiş kredi kartınızla ödemeye çalıştığınız anların ürünü.

Devrim bir bedel ödetir. Bazen bir miktar borçtur, bazen binlerce hayat.

Bedel ödenir, evrim kendine yeni bir yol çizer ve jenerasyonlar üzerinden gelişimine yeniden başlar.

Toplumsal olarak sağlıklı bir gelecek için ise, kontrollü, iyi hesaplanmış evrimlere ihtiyacımız var.

BİZ SÜPERMEN DEĞİLİZ!

Evrimlerle ilgili bir diğer nokta da hiçbirimizin “Süpermen” olmadığı. Evrim bazen planlı, bazen plansız, bazen farkında olunarak, bazen farkında olunmadan ama her zaman insanların birbirinden etkilenerek, birbirini destekleyerek geliştiği bir süreç.

Tek başımıza bir şeyleri değiştirebilmemiz ne yazık ki mümkün değil. Hem sağlıklı da değil.

Mesela dönüp, “otomotiv yerinde sayıyor yıllardır, hâlâ önde iki far, arkada stop lambaları var. Dört kauçuğun üzerinde sertleştirilmiş bir yolda gidiyoruz. Hiç bir şey değişmedi. Bugün uçuyor olmalıydık” demek insafsızlık ve haksızlık olabilir.

Otomotiv endüstrisi uzun soluklu bir evrimden geçiyor. Günümüzün sıcak konusu “elektrik” bile aslında “şarj istasyonları kurmamız lazım” gibi tatlı endişeleri ile birlikte geliyor.

Ama bu bizi durdurmuyor. Sektör, sağlam bir vizyon eşliğinde, tüm paydaşları ile tartışarak, ölçüp biçerek, yavaş ama emin adımlarla değiştiriyor hayatımızı.

Gelecekte evimizde fişe takabileceğiz aracımızı. Elektriğimizi de evlerimizin çatısında yer alan paneller ve rüzgar santrallerinden sağlayacağız. Tükettiğimizden fazlasını üretiyorsak sisteme bunu geri satabileceğiz. Fosil yakıtlardan çıkış, sürdürülebilir gelecek gibi insanlık için çok önemli getiriler bizi bekliyor olacak.

Vizyon, her zaman sürdürülebilir ve toplumdaki tüm paydaşların kazançlı çıkabileceği bir değişimi sahiplenmek olmalı.

Elektrikli araba bize yetmez zira “pili sadece 100 km gidiyor”, “işim yok, bir de şarj istasyonu mu arayacağım”, “ütü mü bu fişe takalım, hanım bunu salona sokmaz”, “aslında uçan arabalar olmalıydı bugün” gibi asidik düşüncelere sahip olmak, sizi ancak sistemin dışında bırakır ve çok kafanıza takarsanız sizi ülser yapar.

Pazarlama iletişiminde ve onun vazgeçilmez aracı medyada da durum aslında aynen böyle.

“Efendim insanlar hâlâ geri kafalı, dijital iletişim yatırımları toplamın yüzde 10’una bile gelmedi, oysa yüzde 30-40 olmalı, o kadar da güzel uygulamalar sunduk, yüzüne bakmadılar, hâlâ gazetelerde, TV’lerde milyarlar harcanıyor, yazık oluyor” gibi cümlecikler, bizi evrimin virajında ancak dağlara doğru savuracaktır.

Bize gereken “evrimin bebek adımları”dır. Her adımı hesaplı, her adımı bilinçli. Bir bayrak yarışının içinde olduğumuzu farkederek kendi dönemimizde gereken adımları atıyor olmamız gerekiyor. Ve gerekli noktada da bayrağı devrederek yeni adımların atılmasını sağlamak.

Oysa vizyon belli. Otomotiv endüstrisinde olduğu gibi. Birbirine ve sağlıklı içeriğe daha fazla “bağlanmış”, “şimdi” kelimesini hayatının omurgasına oturtmuş bir insan topluluğu görünüyor ufukta. Öyle ya da böyle pazarlama iletişimi de insanoğlunun bu değişimine ayak uyduruyor olacak.

Bu yüzden sürekli dijital çığlıklar atıp sektörü “geri kafalılıkla” suçlamak çözüm değildir, olsa olsa çocukça bir heyecandır.

Sunumlarda cümlelerimiz çok büyük ama -en basitinden henüz analog ve dijital kreatiflerimizi bile harmonize etmekte sıkıntılar yaşayabiliyoruz.

Milyonların kaynaştığı sosyal medyadan bahsediyoruz, ancak orada “nasıl” yer almamız gerektiği hâlâ net olarak planlayamıyoruz. “İçerik ve ilişki yönetim sistemlerini” istediğimiz seviyelere getirebilmek için daha çok uzun bir yolumuz var. Bugün ilk tohumları serpiyoruz toprağa. Gelecekte atılan bu tohumlar iletişimin vazgeçilmez omurgası olacak.

Hepsi olacak. Yavaş yavaş, emin bebek adımlarıyla.
Bize gereken, evrimi içselleştirmek olmalı.
Biraz daha pozitif, biraz daha cesur.
Ve adımlarımızı ölçülebilir ve planlı olarak atmaya devam etmek.