Ekip Çalışması Yerine Tek Başıma Olmak İstedim

MediaCat'in Temmuz sayısı için Hande Altaylı ile konuştuk. Selin Babacan imzalı röportajın tamamını web sitemizde yayınlıyoruz.

06.07.2012 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

10 yıl reklamcılık yaptıktan sonra kariyerine yazar olarak devam etme kararı alan Hande Altaylı’nın üçüncü kitabı Kahperengi, Nisan ayında okuyucuyla buluştu. Kısa sürede çok konuşulan kitabını ve reklamcılık geçmişini Altaylı ile konuştuk.

Kitabınızı yazmak için bir han odası tuttunuz. Ne kattı o han odası bu kitaba?
Aslında çok şey kattı çünkü ben bu kitaba başlamak için baya bir sıkıntı çektim başlangıçta. Sanırım arada başka biri olmak ve başka bir hayatın içine kendini atmak insana iyi geliyor. Ufkunuzu açıyor, bütün o gündelik hayatın, rutinin getirmiş olduğu üstünüzdeki ataleti silkelemenize yardımcı oluyor. Bazıları kendi rutininin içinde rahat eder ama ben değişiklikten besleniyorum. Çalışma zamanlarım da öyle. Hiçbir zaman aynı saatlerde çalışmaya başlayıp, aynı saatte bitirenlerden değilim. Evde olduğum zaman evin içinde de başka yerlerde çalışırım. İlla bir köşem ya da bir odam yoktur. Başka bir yerde bir süre kalmak ve başka bir hayatın parçasıymış gibi hissetmek değişiklikten beslenen bünyeme iyi geldi.

Kitaba başlama süreci neden sıkıntılı oldu?

Bir tek bu kitaba özel bir şey değil, hepsinde sıkıntı oldu başlangıç aşaması. Öncelikle o rutinin, disiplinin içine girme korkusu var; çünkü başladıktan sonra gerçekten sert bir tempoda çalışıyorum ve o tempoya hazır mıyım, o tempoyu kaldırabilecek miyim sıkıntısı oluyor. İkincisi, hiçbir zaman hikayeyi kafamda kurgulayıp ne yazacağımı bilerek oturmuyorum bilgisayarın başına. Ne yazacağım, iyi yazabilecek miyim kaygısı oluyor. Daha sonraları hikâye oturduktan, karakterler oluştuktan sonra biraz nefes alıyorum. Ama onlar oluşana kadar çok kaygılı bir süreç geçiriyorum.

Karakterleri oluştururken çevrenizden etkileniyor musunuz?
Hikayenin içinden çıkıveriyor o karakterler. Mesela Recep benim birebir tanıdığım kimseden etkilenerek çıkardığım bir karakter değildi. Elbette Recep’i oluştururken çevremde gözlemlediğim şeylerden faydalanmışımdır ama Recep gibi biri hiç hayatımda olmadı. Ama o hikayenin içinden Recep bir şekilde çıktı ve onun gibi insanlar olduğunu biliyorum. Keza Hatice de öyle. Ona benzeyen insanlar tanımışımdır ama şundan esinlenerek yarattım diyemem.

Pek çok kişi kitabı bir solukta okuduklarını söylüyor. Ne etkiledi insanları bu kitapta?
Herkesin bulduğu şey herhalde birbirinden farklı. Bana gelen tepkilerin bazılarına şaşırıyorum. ‘Ben çok ağladım bu kitabı okurken’ diyenler var. ‘Allah Allah nerede ağladılar acaba’ diye düşünüyorum. Bazıları için çok acıtıcı gelmiş olabilir. Bazıları çok eğlendik diyorlar. Çok eğlenceli bir kitap da değil. Neresinde o kadar eğlendiklerini de merak ediyorum. Son noktayı her zaman yazar koymuyor, okur koyuyor. Eminim okurların kalplerinin farklı yerlerine dokundu. Sanırım insanların ilgilerini ayakta tutmayı başardı okuma süreci boyunca.

Kitabın kurgusu iki farklı zamanda geçiyor. Bir yazarı zorlamaz mı bu kurgu?
Daha önce Aşka Şeytan Karışır ve Maraz’da bu tür kurgu yapmadım. Benim için yeni bir kurguydu. Yoruldum çünkü ikisinde birbirlerine ait göndermeler var. O göndermelerin doğru yerde, doğru şekilde olması gerekiyordu. Yani mesela bir haberi doğru yerde öğrenmesi gerekiyor karakterin. O tür matematiksel zorlukları var. Matematiksel zorluğun dışında iki ayrı dünyada yaşayarak yazmak zorunda kaldığım bir kitap oldu Kahperengi. Bütün kitaplarım içinde beni en çok yoran bu oldu. Ama bir taraftan da değişikliği seviyorum hissi, kitabın içinde bile iki ayrı dünyaya gidip gelmek tam bana göre bir şey aslında.

Kitapta iki kadın arasında çok güzel bir dostluk görüyoruz. Hatta sevdiklerinden bile vazgeçmeyi göze alıyorlar. Var mı böyle dostluklar şimdi?
Bir insanın dostunu ailesine tercih edebilme durumu bir tek şimdi değil, her dönemde az olan bir şey. Ama her zaman bunu yaşayan insanlar olduğunu düşünüyorum. Hatta artık daha da fazla olabilir; çünkü ailenin insan hayatındaki yeri eskisi gibi değil. Büyük ailenin özellikle insan hayatındaki yeri geri plana düştükçe dostluklar daha ön planda olmaya başladı. Artık bir ailede bir kişi Amerika’da yaşıyor, biri İngiltere’de yaşıyor, üçü Ankara’da, ikisi İstanbul’da… Aileler artık çok dağınıklar ve arkadaşlar hayatın çok önemli bir parçası haline geliyor.

Bu kitabın size öğrettiği şeylerden biri âşıkların zalim olduğuymuş. Neden zalim olur âşıklar?

Her insan belli oranlarda zalimdir ama aşkla karşılaştıklarında kendi normal oranlarının üstüne çıkmak gibi bir eğilimleri olabiliyor. Daha önce yapmam dediğiniz şeyleri âşık olduğunuz bir durumda yapabiliyorsunuz. Asla satmam dediğiniz bir arkadaşınızı satabiliyorsunuz, birilerini aşkınız uğruna kırabiliyorsunuz. Bazısı aşk uğruna adam öldürebilir, sizin için başka birinin kalbini kırmak yeterli bir zalimlik olabilir. Her insanın yapısı ayrı ama herkes kendinin bir tık üstüne çıkıp, biraz daha zalim olabiliyor. O yüzünü çıkarabiliyor. Aşıklar zalim olurdan kastım oydu. İnsanın acımasız yüzünü ortaya çıkarma eğilimini artırıyor.

Kitabın ismi de sosyal medyada çok konuşuldu. Başka alternatifler düşünmüş müydünüz kitap ismi için?
Ben de çok gidip geldim isimde ama bu kadar güçlü bir alternatif yoktu. Yani en güçlüsü ve içime sinen buydu. Bence dünyanın en güzel göz rengi kahverengi. Oradaki bir kelime oyunundan, Ümmühan’ın arkasından ‘kahperengi gözlerin’ diye bağırmasından çıkan bir şeydi. Aslında bu kitapta herkesin birbirine yaptığı ‘arkadan vurma’ anlamında kullanıyorum bir ‘kahpelik’ var. Birinin gözüne bir gönderme olarak değil, kitabın ruhuna bir gönderme olarak konuldu bu isim.

Kitabın kapağını kim tasarladı? Neden böyle bir kapak tercih ettiniz?
Doğan kitaptaki grafik tasarımcı arkadaşımız yaptı. Kahperengi yazısının ten üzerine gelmesi fikri hoşuma gitti. Çünkü sonuçta kitapta aşk ve cinsellik de var. Oraya da bir gönderme olacaktı. O rengin ne rengi olduğunu da görmemize yardımcı olacaktı.

‘AKICILIK REKLAM TARAFIMDAN GELİYOR’

Eski bir reklamcı olmanın, metin yazarlığı yapmanın yazarlığınıza ne gibi etkileri oldu?
İlk başta zorlandım çünkü reklam yazarları kısa yazma geleneğinden gelen, kelimeleri idareli kullanan, ona alışmış insanlar. Aşka Şeytan Karışır’ı yazmaya oturduğumda onu üç sayfa olarak yazabilirdim. Kısa yazma geleneğinden uzun yazma geleneğine geçişte bir sıkıntı oldu ama bu çok ciddi bir sıkıntı değildi. En fazla birkaç saat hissetmişimdir. Akıcılık, sürükleyicilik, bir solukta okuma kısmı reklam tarafımdan geliyor olabilir diye düşünüyorum. Çünkü reklamda elinizde 30 saniye gibi bir süre var ve daima ilgiyi yüksek tutmak zorundasınız. Onun getirdiği refleksler, sürükleyicilik kısmında bana yardımcı oldu.

Neden bıraktınız reklamcılığı?
10 seneye yakın reklamcılık yaptım. Çok da severek yaptığım bir işti. Hala ajansları özlerim. Türkiye’de yapılacak en güzel işlerden bir tanesi ama onda da benim sürem dolmuştu, 10 sene yeterli bir süreydi. Çünkü bir süre sonra sürekli aynı şeyleri tekrar yaşamaya başlıyorsunuz. Ben o noktada reklamcılığı bıraktım. Sürekli değişiklik arayışı orada ortaya çıktı. Reklamcılığın da iyi kısmı, bir gün bir müşteri mobilya müşterisi olur, ertesi gün bankayla uğraşırsınız, öbür gün cipsle, başka gün bir halı firması gelir. Orada da değişiklik şansınız vardır ama hepsi bir yerden sonra bir yere bağlanır. Artık müşteriler, sunumlar vs. bana fazla gelmişti.

Reklamcılık camiasından etkilenip de kitaba koyduğunuz şeyler var mı?

Mesela Kahperengi’de gece gezip tozan insanlar üniversiteyi bitirdiklerinde reklamcı olabilirler. Gece hayatı gözlemlerimde mutlaka kullanıyorum çünkü reklamcılar gezen tozan bir gruptur.

Reklam metni yazmak mı, roman yazmak mı diyeceğim ama zaten belli…
Roman. Çünkü ajansları çok severim ama benim en büyük sıkıntılarımdan, sevmediğim şeylerden bir tanesi ekip çalışmasıdır. Reklamcılıkta daima ya müşteriden gelen bir kısıtlama ya yönetmenle bir anlaşmazlık ya da art direktörle bir şey olur. Birileriyle çalışmak zorunda olduğunuz için işin bir kısmı içinize sinmez sürekli. Bu da iş çok iyi çıkmadığı zaman bahane üretmeye bahanedir. Yönetmen çekemedi, yok olmadı art direktör bozdu falan gibi şeyler söyleyebilirsiniz. Bunda öyle bir şey yok. Tek başıma ne yapabileceğimi görmek istedim. Burada mimar da sensin, mühendis de sensin. Olursa da bana, olmazsa da bana. Suçlayabileceğim kimse yok. O yüzden bunu görmek istedim. Ekip çalışması çok uzun süre beni sıktı. Biraz tek başıma olmak istedim.
İnsanlarda sizin kitabınızı okuyunca ‘Hande Altaylı’nın böyle kitap yazabileceğini düşünmemiştim’ gibi bir durum oluyor…

Benim şanssızlığım, insanlar beni birinin karısı olarak tanıdı.
Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Hayır, rahatsız etmiyor. Bu çok tipik bir önyargı. Ama insanları da bundan dolayı suçlamak istemiyorum çünkü ben de bir sürü insana karşı aynı önyargıyı gösterebiliyorum. Sonuçta insanlar kitapların yazarlardan gelmesini bekler; birinin karısından, kocasından değil. Ama artık üç kitap oldu. Herhalde bundan sonra daha az önyargıyla karşılaşırım. Zaten ilk kitapta baya bir kırıldı o. Okumamış olanlar, ilk defa bu kitapla tanıştıklarımız var. Çok garipsemiyorum bunu. Birinin karısı kitap yazdı deseler ben de burun kıvırırdım. O yüzden insanların da burun kıvırmasına bir şey söyleyemiyorum, haklılar.

İlk yaptığınız reklam ‘tut şunun ucunu döşeyelim abi’nin sloganı, müziği hala insanların aklında. Şimdiki reklamları bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?
O zaman bu kadar çok reklam yoğunluğu yoktu. Şu anda her taraftan reklam fışkırıyor. İnternetten, televizyon kanallarından, radyolardan… O zaman daha temiz bir ortamda mesaj veriyorduk. O yüzden nasıl ki o zaman izlediğimiz dizileri de daha iyi hatırlıyorsak, o dönemde reklamların bazılarının uzun dönem kalması doğaldı. Ama şimdi o kadar çok var ki, geçip gidiyorlar doğal olarak. Tabii çok iyi işler yapıyorlardır. Ben eskiden sırf reklam kuşaklarını izlerdim mesleki olarak. Şimdi pek seyretmiyorum, o yüzden tam olarak ne yapılıyor görmüyorum ama bazen çok eğlenceli, güzel, doğru işler çıkıyor. Çok rezalet işler de çıkıyor. O her zaman vardı ama artık reklamcıların işi bu kadar mesaj kirliliği arasında daha da zor. Ben doğru zamanda gemiden ayrıldığımı düşünüyorum. Onlara da kolaylıklar diliyorum.

Elif Şafak’ın Miles&Smiles reklamında oynaması tartışılıyor. Bir yazarın bir markanın yüzü olması konusunda ne düşünüyorsunuz? Size böyle bir teklif yapılsa düşünür müsünüz?
Elif Hanım’ın kendi kararıdır, kime ne? Canı isteyen yazar reklamda oynar, istemeyen oynamaz. Ben kendi adıma bir banka reklamında yer almayı kesinlikle düşünmem ama bu yüzden Elif Şafak’a saldırılmasını da anlamıyorum.

 

SELİN BABACAN