‘Efsaneleri yıkmadıkça yeni medyayı konuşamayız’

Türk basınının seyrini, duayenlerden Ertuğrul Özkök'le konuştuk.

13.09.2013 - 14:16 | Haluk Kasarcı

Türk basınının seyrini, sektörün duayenlerinden Ertuğrul Özkök'le konuştuk.
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Gezi Parkı olaylarıyla başlayan süreçte işini kaybeden 80’i aşkın gazeteci, yeni sahiplikleriyle gidişatı herkesçe merakla izlenecek olan televizyon kanalları ve iktidar-özgür basın ekseninde yaşanan yoğun tartışmalar… MediaCat‘in Nisan sayısında yayınlanan Medya Sahipliği Haritası‘nda revizyona gidilmesi ihtiyacını doğuran köklü değişiklikleri ve Türk basınının seyrini, sektörün duayenlerinden Ertuğrul Özkök’le konuştuk. Özkök, Türk basınına ilişkin analizi dahilinde kendisini de açık yüreklilikle eleştirdi.

Eskiden ‘merkez medya’ diye bir niteleme vardı. Şimdilerde ‘paralel merkez medya’ gibi yeni tasnif türleri belirdi. Siz bunlara katılıyor musunuz?

Bu sınıflandırmalara hiç katılmıyorum. Ben 20 yıl Hürriyet’in genel yayın yönetmenliğini üstlendim, hiçbir zaman gazeteye bir isim koymadım. Amiral Gemisi diyorlar ben takmadım bu ismi ve sevmedim de. Merkez medya, paralel medya, hükûmet yanlısı medya… Bunların hiçbirinin anlamı yok. Bunlar birtakım köşe yazarlarının kendi aralarındaki kavgalarda birbirlerine taktıkları sübjektif isimlerden başka bir şey değil. Bu yüzden bunlarla ilgili analizlerin de hiçbir anlamı yok.

Bu anlamlar üzerinden birtakım değerler atfediliyor gazetelere. Mesela hükûmet yanlısı gazete, yandaş gazetecilik, kötü bir şey olarak algılanıyor. Hâlbuki dünyanın hiçbir yerinde hükûmet yanlısı olmak, yandaş olmak kötü bir gazetecilik anlamına gelmez. Demokrasilerde gazetelerin hükûmet yanlısı ya da karşıtı olma hakları vardır. Buradaki sorun şundan kaynaklanıyor: Hükûmet yanlısı olmak serbest, hükûmet karşıtı olmak serbest değil. Bizim artık Türk basınında oturup bu kavramlarla kavga etmekten vazgeçmiş olmamız lazım.

Tarafsızlık, objektiflik gazetelerin hâlâ övündüğü değerler. Bunlar aşıldı mı artık, okurun böyle bir beklentisi kalmadı mı?

Tarafsızlık dünyada medyanın kendi kendine uydurduğu en büyük palavradır. Tarafsızlık diye bir şey olması mümkün değil. Böyle söyleyince bizim aklımıza yalnızca siyasi taraflılık geliyor. Bir gazetenin yüzlerce haber içinden birini seçmesi bizatihi bir taraflılık örneğidir. Bu bir tercihtir. Ekonomi nasıl kıt kaynağın yönetimi sanatıysa; gazetecilik de sonsuz kaynağın yönetimi sanatıdır.

İnsanlar yalnızca yüreklerini serinletmek için medya tüketmiyorlar kabul edersiniz ki. Bilgi alma taleplerini karşılamak için de bu tüketimi gerçekleştiriyorlar. Bunun için bir ölçüde objektiflik de gerekli değil mi?

Bu eski bir kavram. Bugünden 20-30 yıl öncesine, dünyada yalnızca televizyon, gazete ve radyonun olduğu dönemlere ait hatta. Bugün artık haber tüketimi daha acil hale geldi. 20 yıl öncesinin kavramlarıyla konuşacaksak bugün gazete yapmamız çok zor olur. Bu kavramlardan kurtulamazsak gazeteciliğin geleceğini tartışamayız. Efsane hale getirdiğimiz ve bir an önce yıkmamız gereken kavramlar şunlar: tarafsızlık, haber verme, yandaş olmak/olmamak. Bu üç efsaneyi yıkmazsak yarının gazeteciliğini konuşamayız. Yeni bir basın konuşacaksak bazı kavramları alaşağı etmemiz lazım.

Bu yeni koşullarda, zamanın ruhuna uygun olarak medyanın üstlenebileceği doğru fonksiyon nedir peki?

Yüklenilebilecek bir şeyden bahsedersek hemen ardından misyon gelir. Misyon çok kötü bir şeydir. Onu hiç sevmem ben. Yapabileceğimiz işten bahsetmek gerekir. Bizim demokrasi açısından önümüzdeki en büyük sorun, gücü elinde bulunduran siyasi iktidarların medyaya bakışı. Bu iktidarların medyaya bakışlarını demokratik bir zemine oturtamazsak medya falan konuşmamıza hiç gerek yok. Bugün Türk basınına bakın, bence felaket durumdayız. Kimse soru soramıyor, işin peşine düşemiyor. Bugün Türkiye’de öyle güçlü, hakim bir otorite var ki herkes oturmuş “Ben bugün otoriteyi sinirlendirmeden, nasıl hoşuna giderek verebilirim haberi?” diye düşünüyor; haberi bu şekilde tasarlıyor ve veriyor.

Kısa süre önce kaleme aldığınız yazılarınızdan birinde ‘Gözlerimize indirilmeye çalışılan korku kataraktı’ndan bahsetmiştiniz. Bu ne demek tam olarak?

Türk basınının seyrini, sektörün duayenlerinden Ertuğrul Özkök'le konuştuk.Korku kataraktı işte tam da bu. Bugün Türk basını katarakttır. Görmüyor ya da flu görüyoruz. Bunun için ben hükûmetleri ya da siyasi iktidarları da suçlamıyorum. Çünkü siyasi iktidarlar doğaları gereği güç gösterisi yapma ihtiyacı duyarlar. Bizim bugünkü sorunumuz Tayyip Erdoğan veya AK Parti sorunu değildir. Sorunumuz hepimizin içinde otoriteye biat duygusunun olmasıdır.

Bugünlerde medya sahipliği konusunda ciddi el değiştirmelerin yaşandığını görüyoruz. Bu yeni durumu nasıl değerlendirmeli?

Televizyon ve gazetenin ömrünün ne kadar kaldığını bilmediğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Bu yüzden bugün beni en çok sevindiren haberlerden biri Amazon Grubu’nun Washington Post’u satın alması. Medya sahipliği bu şekilde değişecekse bundan sadece mutlu olabilirim. Türkiye’de ise bu böyle olmuyor. Türkiye’de Başbakan talimat veriyor “Akşam gazetesini üç tane büyük şirket alacak. Orada hükûmet yanlısı bir gazete çıkaracak.” Yanlış olan bu. Türkiye’deki siyasiler bu yollarla siyasi hayatlarını uzatacaklarını sanıyorlarsa eğer, çok yanılıyorlar. Bugün artık medyanın sanıldığı kadar insanların siyasi eğilimleri üzerinde etki potansiyeli yok. Türkiye’deki bütün gazeteleri Başbakan eline alsın. Yine de kendi kaderini değiştiremez. Başarılıysa devam eder, başarılı değilse üç günde gider.

Hükûmetin bugünkü tavrı bir refleks olabilir mi? Medyanın üzerinde bir baskı oluşturduğunu düşünüp karşılık veriyor diyebilir miyiz?

Can Dündar bu hükûmete ne yapmış? 12 Eylül’de gencecik bir çocuktu, askeri darbelere karşı mücadele etti. 28 Şubat’ta, benim için ‘karşı çıkmayanlardandı’ diyebilirsiniz mesela, ama o karşı çıkan bir gazeteciydi. Türbanlı kızlar üniversiteye giremezken onları en çok destekleyen insanlardandı. Kürt meselesinde en büyük desteği veren insanlardandı. F Tipi olayları başladığında gidip hapishanede arabuluculuk yapan biriydi. Hayatı boyunca kimseye tek kelime hakaret etmedi. Kim bana bu adam hükûmete saldırdı diyebilir?

Can Dündar’la birlikte son iki buçuk ay içinde işinden olan gazetecilerin sayısı 80’i aştı. Seyir nereye doğru sizce?

Bunun gideceği yer bellidir. Bunun gideceği yer diktatörlüktür. Sınıra dayandığı yerdeyiz. Yalnız dünya tarihi bize göstermiştir ki hiçbir diktatör kalamaz. Hep söylerim, Abdülhamit Osmanlı padişahları arasında en başarılı olanlardan bir tanesidir. Ama bugün kendisinden bize kalan sadece yasaklar, istibdat dönemi ve hafiyelik sistemidir. Adı da o yüzden Kızıl Sultan diye kalmıştır. Bugün bunu yapanlar, ülkede istedikleri kadar ekonomik mucize gerçekleştirsin, yarın çocuklarına bırakacakları isim Abdülhamit’inkinden farklı olmaz eğer, böyle giderse.

Nasıl bu kadar müdahaleye açık hale geldiğini düşünüyorsunuz medyanın?

Bugün bana sorarsanız en mağdur durumda olan hükûmeti destekleyen basındır. Bu meslekten hayatını kazanan o insanlara şu an ‘parya’ gözüyle bakılıyor. Birçoğu da iyi gazeteciler, mesleklerini yapan insanlar. Asıl itibar kaybına uğrayan onlar. Şu anda Türkiye’de mesleğini kaybedenler itibarlarını kaybediyorlar mı sizce? Kaybedenlerin kazandığı kazandığını zannedenlerin kaybettiği bir rejim yaşıyoruz şu anda.

Başbakanı şu anda eleştirenler bu eleştirileri yaparken rahat olabilseler inanın kendisi çok daha güçlü bir yerde olurdu. Tayyip Erdoğan kendisi kaybederken medyaya da kaybettiriyor. Halbuki onun karşısında bağımsız durabilen bir Hürriyet, Milliyet, Vatan, Habertürk, Sabah gazeteleri olsa bu durum onun çok daha lehine olur. Sabah daha rahat olsa “Evet kardeşim ben hükûmeti göğsümü gere gere destekliyorum” diyerek sokakta dolaşabilir.

Kısa süre önce bu ülkede yedi gazete neredeyse aynı kelimeleri kullanarak aynı haberi manşete taşıdı. Bunu medyada çokseslilik, iktidar – basın ilişkisi ekseninde nasıl okumak gerekiyor?

Bugün Enis Berberoğlu’nun yerinde ya da herhangi bir gazetenin o mevkiinde ben oturuyor olsaydım muhtemelen ben de o çizgi içerisinde hareket etmek zorunda hissedebilirdim kendimi. Ama şunu ısrarla söylüyorum, demokrasilerde çoksesli basın gereklidir. Hükûmet yanlısı basın da, hükûmet karşıtı basın da olması gerekir. Karşıtınız olmazsa sizin yandaş olma hakkınız da olmaz.

Peki, basındaki herkes mi korkak?

Evet. Ben dahil herkes korkak. Gazeteci diklenecek. Bir şekilde değişik şeylerin peşinde koşacak. Siyasette olmuyorsa, magazinde, sporda ama mutlaka muhalif olacak. Siyasiler hakkında eleştirel olmak bana göre en kolayı. Bakın Emin Çölaşan yıllardır öyle. Kolaysa, çok cesur madem, kendi cemaatiyle, kendi hitap ettiği kitleyle zıt giden şeyler hakkında yazsın Emin Çölaşan. Gazeteci kendi kitlesiyle dahi ters düşmek durumundadır. Bugün bizim durumumuzun Mısır’dakinden hafif olduğu düşünülmesin sakın. Ben bugün iktidarda olsam, o tüm okları üzerine çeken, basın üzerinde böylesi güçlü bir hakimiyet kuran kişi olsam çok endişeli olurdum. 28 Şubat’ın paşaları bu dünya hiç geçmeyecek sanıyorlardı. Bu dünya öyle çabuk geçiyor ki, bir gün kendini öyle bir halde bulursun ki ne olduğunu şaşırırsın. Güç kirlenmesi dünyanın en kötü kirlenmesidir. ABD’lilerin bir sözü vardır, bir insanın karakterini öğrenmek istiyorsan eline güç ver derler.

Washington Post’un yaşadığı el değiştirmeden bahsettiniz. 21’inci yüzyılın dijitalleşen dünyasında yazılı basın nerede konumlandırmalı kendini?

Bizim haber vermek gibi bir sorumluluğumuz yok ancak bizim yapabileceğimiz çok başka şeyler var. Ve bunları yapmak zorundayız. Ancak tabii şöyle bir durum da var. Kısa süre önce New York Times’ın ikinci çeyrek rakamları yayınlandı. Dijital abone sayılarını 700 bine çıkarmış olmalarına rağmen dijital ilanların oranının yüzde 2,7 azaldığını gördük. Yani klasik medyayı dijitale geçirdiğin zaman da para kazanacak hale getiremiyorsun. O yüzden bizim kağıdın ömrünü uzatmamız gerekiyor.

Türk basınının seyrini, sektörün duayenlerinden Ertuğrul Özkök'le konuştuk.

Başbakan Gezi Olayları’nda kendisini hedef olarak gördü. Halbuki ben ondan daha fazla kendimi hedef gördüm. Orada ortaya çıkan zeka ve yaratıcılık beni bir gecede geride bıraktı. Ben kendimi ileri bir adam zannediyordum meğer değilmişim. Tayyip Erdoğan için değil Türk basınında yıllardır belli köşeleri tutmuş köşe yazarları için daha büyük tehditti bu olaylar. Bana oradan diyor ki adam: ‘Ey geri zekâlı herif. 65 yaşına geldin hâlâ orada bir şeyler yazıyorsun. Senin yaptığının 30 katı kadar daha zeki işi ben burada iki satırla yapıyor, bunu da senden daha fazla konuşturtuyorum.”

Bütün bunlara bakıp bizim yazılı basında yapmamız gereken şeyler var. Bir itirafta bulunayım. Biz şu an dipteyiz. Ve bahanemiz hazır, hükûmet baskısı var. Patronlar da bu baskıyı abartarak kendilerine yansıtıyorlar.

Yeni akımlar görecek miyiz Gezi’den çıkardığınızı söylediğiniz derslerle ilişkili olarak? Süpermarket gazeteciliği, sit-com gazeteciliği gibi kavramların halefi ne olacak?

Medyanın geleceğini şekillendirmek için ilk önce bu meslekte çalışan insanlar olarak gerçekçi bir şey yapmamız gerekiyor. Ters bir şey söyleyeceğim… Tamam kardeşim, başımızda öyle bir hükûmet var ki, biz muhalefet yapamıyoruz. Bunu bir kenara koyalım. Ne yapalım, gazetemizi batıracak değiliz. Yapmayalım, Tayyip Erdoğan gidinceye kadar katlanalım bu duruma.

NYT Best Seller olmuş bir kitap okudum son günlerde, Dünya’nın Gizli Tarihi adlı. Orada şu kavramı gördüm: “Upside down, inside out.”Altını üstüne getirmek, içini dışına çıkarmak. Şu anda yapmamız gereken şey bu medya kavramının, bu yerleşik düzenin altını üstüne getirip, içini dışına çıkarmaktır. Şu anda inanın, kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Dolayısıyla büyük yenilik ve devrimleri yapabilecek bir çağdayız biz.

Artık medyanın entretainment rolü üzerinde durmamız gerekiyor. Bunun şu an dünyadaki en önemli kavramlardan biri olduğunu kabul edeceğiz ve bunu okuyucularımıza aktarmanın bir yolunu bulacağız. Herkes ilk duyduğunda küçümsüyor ama entertainment çok önemli bir dünya gerçekliği aslında. BBC adını değiştirdi bunun önemini görüp, o artık bir haber şirketi değil. BBC Entertainment Company oldu. Bizim de gazeteleri yaparken insanları eğlendirmemiz, bu çok ciddi işi öğrenmemiz lazım. Bizim her gün köşelerimizde, sayfalarımızda anlatacak bir hikâyeye sahip olmamız lazım.