Dünya Mobil Kongresi’nin ardından

2020'ye kadar operatörler-medya grupları-teknoloji şirketleri arasındaki dans çok konuşulacak. Önümüzdeki dönem yaşayacağımız baş döndürücü değişim ve yaşanacak sürpriz evlilikler yavaş giden medya evrimini hızlandırabilir.
01.04.2017 - 09:10
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Dünya Mobil Kongresi’nin ardından

2020’ye kadar operatörler-medya grupları-teknoloji şirketleri arasındaki dans çok konuşulacak. Önümüzdeki dönem yaşayacağımız baş döndürücü değişim ve yaşanacak sürpriz evlilikler yavaş giden medya evrimini hızlandırabilir.

Dünya Mobil Kongresi (MWC) 27 Şubat – 2 Mart 2017 tarihleri arasında her zamanki gibi Barcelona’daydı.

Eskiden dev telefon lansmanları, Huawei/Ericsson gibi altyapı şirketleri ve GSM operatörlerinin gövde gösterisiyle anılan organizasyon, son yıllarda genişleyen bir içerikle karşımıza çıkıyor.

Yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı kongrede, teknoloji dünyasının yenilikleri ve geleceğe yönelik projeler sahne aldı.

Samsung Galaxy S8 hakkında bir gelişme olur mu diye düşünülürken, Huawei P10 tanıtımı hemen her yerde dikkat çekiyordu. Samsung, Galaxy Tab S3 tableti tanıtmakla ve aralara A5 reklamı serpiştirmekle yetindi. Fuarın en iyi telefonu seçilen Sony Xperia XZ Premium ise 5.5 inch ekran, SnapDragon 835 işlemci ve 19 MP kamerasıyla göz doldurdu.

“Merhaba Umut” projesiyle GSMA’in en prestijli ve uzun soluklu ödüllerinden “Mobil İletişim Sektörüne Katkı” ödülüne layık görülen Turkcell hepimiz için büyük gurur kaynağı oldu. Vestel standındaki WeWalk akıllı baston ve üst segment telefonu Z10’un yanı sıra akıllı telefonlardan oluşan duvar projesi ile bir de Guinness rekoru coşkusu yaşandı.

“Telefon dünyasında nostalji” köşesinde Blackberry’nin KEYone ile, Nokia’nın da efsanevi 3310’la tekrar göze girme çabaları takdire şayandı. (3310 ne kadar başarılı, tartışılır)

Otomotiv endüstrisinin ilgisi dikkat çekiciydi. Bu alanda birkaç yıl önce LTE destekli “Connected Car” konseptleri, daha çok “yürüyen dev bir mobil cihaz” olarak tanımlanıyordu. Geniş multimedya imkânları ve servis noktalarıyla bağlantı kurabilen araçlar olarak görülüyordu. Oysa bu sene “trafikte kendi kendine gidebilen” otomobiller sahneyi doldurdu. Jaguar’dan Ford’a pek çok aracın sergilendiği otomotiv endüstrisinde hayal otomobil ise Peugeot’nun konsept modeli Instinct oldu.

Bütün bu gelişimin altında 5G faktörü yatıyor.

Dünya Mobil Kongresi'nin ardından

4.5G’ye henüz ısınmışken, 2020’de 5G’nin kapımızı çalacak olması heyecan verici. “5G bize ne getirecek?” sorusunun cevabı ise ilginç tartışmaları tetikliyor.

Çok geriye gitmeye gerek yok. 5Kb/sn download hızı olan dial-up internet, 2000’lerin başına kadar hayatımızın gerçeğiydi. Şu anda cep telefonunuzdaki hız bunun 2 bin katından fazla. 5G ile bunun üstüne bir 100 kat daha hızlanacağız.

Peki, her şey hız mı? Kritik soru burada gündeme geliyor: 5G güzel de, hayatımda ne değiştirecek?

Çok şey. Hem de çok.

Teknik tarafta, “latency” farkı hissedilecek. (Latency: veri paketlerinin iki nokta arasında iletimi için geçen süre. Bir başka deyişle gecikme) 3G’de 100 milisaniye olan bu değer, 4G ile yarısına indi. Ama 5G ile 1 milisaniyenin altına inecek.

Latency’nin neredeyse yok olması, kendini kullanabilen arabanın yola atlayan yayayı anında görmesi ve frene basabilmesi demek. Amerika’daki profesörün İstanbul’daki ameliyata bağlanıp robot el ile cerrahi müdahalesinin mümkün olması demek.

Bağlantı kapasitesinin artması ile bir kilometrekarede milyonlarca bağlantı yapılabilecek. Bu da birbiriyle gerçek zamanlı konuşan nesneler, yani IoT’nin (Nesnelerin İnterneti) hayatımıza girmesi anlamına geliyor.

İnsan gücüyle yapılan pek çok şey makinelere ve yazılımlara devrolacak. Örneğin, Formula 1 yarışlarının sürücüsüz versiyonu RoboRace yakında başlıyor. Artık pilotlar yerine yazılımcılar ve yapay zekalar yarışacak. Hangisi daha heyecanlı olur, zamanla göreceğiz.

Bu pencereden bakınca her şey tozpembe gözükse de, masada duran konular da var.

Telekom endüstrisi önümüzdeki dönem kökten şekil değiştirecek. 2020 sonrasında “daha hızlı”, “daha iyi çekim gücü” gibi cümleler anlamsızlaşacak. AT&T’nin CEO’su John Stankey’nin konuşması ilgi çekiciydi ve aslında operatörlerin dünyasını net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Yakın dönemde Time Warner’ı satın alan AT&T’nin bakış açısı zaten merakla bekleniyordu. Stankey, altyapıdan bahsetmedi. Milisaniye demedi. “Daha hızlı” hiç demedi.

Tersine, bunların pazarlanmasının operatörlere bir fayda getirmeyeceğini, artık ses ve datadan çok deneyim ve içerik paketlerinden oluşan “aboneliklere” odaklanmak gerektiğini söyledi.

Konuşmasının manşeti çok netti : “Artık G’lerden bahsedemeyiz.” “Bugün AT&T network’ünün yüzde 60’ı video için kullanılıyor. Bu rakam kısa sürede yüzde 70’e çıkacak. Borularımızdan akacak suyun bir kısmına yatırım yapmamız normal. Gelir modelimiz sadece data ve ses satmak değil, içerik ve reklam gelirlerinin dengelediği bir formüle oturmalı. Bu alanda biraz inovasyon ihtiyacı var. Yazılımlar hayatımızdaki en önemli ürünler olacak ve bu yeni dünyayı şekillendirecek.”

Marka/tüketici cephesinde ise işler daha da karışıyor. Z kuşağının bildiğimiz TV içeriklerine karşı yabancılaşması ve gerçek zamanlı mikro içeriklere yönelmesi konusu medyanın geleceği seanslarında çok konuşulan konular arasında yer aldı.

Bu ve bunun gibi zaten bilinen konular manşete çıksa bile, pek çok oturumda gelinen nokta markaların transformasyonda ve değişen kitlelere ayak uydurmakta yavaş kaldığıydı.

Ansible’ın Mdex’i halının altına süpürdüğümüz bu gerçeği yüzümüze vurdu. “Mobil önemli” diyerek sunumlar yaptığımız yılları iyi değerlendirememiştik.

“Mdex”, markaların mobil deneyime ne kadar hazır olduğunu tespit etmek için oluşturulan bir endeks. “Bulunabilirlik, Sayfa Yükleme, İçerik, Kullanılabilirlik, Amaca Ulaşma” gibi kriterler üzerinden oluşan çalışmada sonuç pek çok marka için hayal kırıklığı. Ülkemizdeki örneklere de baktığımızda durum farklı değil. Acil aksiyon almamız gerekiyor.

Medya cephesindeyse, sorular artarak gelmeye devam ediyor. Direct TV’nin Latin Amerika’da yaptığı ilgi çekiciydi. Onların tabiriyle “eski bağlayıcı ve pahalı kontratlarla abone bağlama dönemi” artık bitti. İnsanlar “alıcı kutusu ve çanak anten” ikilisini pahalı 4K TV’lerine bağlamayı gelecek olarak görmüyor. Direct TV, günlük, haftalık ve yıllık istedikleri kanalları seçebildikleri dinamik bir abonelik sistemi geliştirmiş ve çok başarılı olmuş.

Aslında buralara sığmayacak kadar bol konu var Barcelona’dan aktarılacak. Ama kongrenin manşeti, bağımsız oturumlar ve parçaları birleştirdiğimizde ortaya çıkıyor.

  1. Global dijital medya ve teknoloji şirketleri gözünü geleneksel medyanın payına çevirmiş durumda. Bunu açık açık söylüyor ve stratejik hamleler yapıyorlar. Başta Google ve Facebook olmak üzere geniş kitleler üzerinde erişim güçleri var. Bununla birlikte kaliteli içerik ve güven problemi artarak devam ediyor (Örnek: Facebook’un sahte haber sıkıntısı). İş kültürleri dinamik. Kuralları kökten değiştirmek üzere yollarına devam ediyorlar.
     
  2. Geleneksel medya kan kaybını önleyemiyor. Erişim ve etki gücü düşmeye devam ediyor. Dijital dönüşümü bir parça da olsa hayata geçirebilenler ise gelirler konusunda karabasanlar yaşıyor. Kağıttan 100 lira gelir elde eden gazete, daha fazla erişim gücü olan dijital versiyonunda 10 lira kazanabiliyor. Sabit maliyetler yüzünden ticaret modeli ayağa kalkamıyor. Ancak yılların know-how’ı, kaliteli, güçlü ve en önemlisi güvenilir içerik bu alanın en büyük gücü. Tekno şirketlere göre çok daha kurumsallar ve şirket değerleri kişilerin önünde yer alabiliyor. Öte yandan, en büyük handikaplarından biri de bu kurumsallık. Dönüşüm hızlanamıyor ve kangren yayılıyor. Bugün basın sıkıntıda, ama yarın Z kuşağının lineer TV’yi daha az tüketmesi ile birlikte 10 sene içinde TV de finansal olarak basının bugünkü durumuna düşebilir.
     
  3. Telekom operatörleri artık birer teknoloji şirketine dönüştü. Kurumsal, yüksek teknoloji ve know-how ile operasyon yöneten, kitleler üzerinde geniş erişim ve etkiye sahip yapılar oldular. Bugün halâ ses ve data gelirleri ile dev bir ticari hacme sahipler. Hâlâ kârlılar. Hem de pek çok sektörden daha kârlılar. Ama altyapı yatırımlarının büyüklüğü, ses ve mesaj gelirlerinin hızla erimesi, data gelirinin de bu açığı kapatamaması gibi sıkıntılar geleceklerini tehdit ediyor.

2020 sonrası ayakta kalacak operatörlerin bunu “bağlantı sağlayarak” veya “telefon pazarlayarak” yapamayacağı kesin. Ama dönüşüm nasıl olacak? Büyük soru bu. Stankey’nin dediği gibi “içerik ve deneyim odaklı abonelik” ile büyüme sürdürülebilir şekilde devam eder mi? Yıllar önce VAS (Katma Değerli Servisler) ile bir yere kadar gelinmiş ve yol tıkanmıştı. Şimdi ikinci büyük faz gündemde. Bu fazda VAS’taki gibi kendi kaynaklarıyla mı yapılanmalılar? Yoksa daha bir kısa yol var mı?

İşte tam bu noktada AT&T’nin Time Warner hamlesi devreye giriyor.

Dönüşümü hayal ettiği gibi yönetemeyen ama hâlâ dünya üzerindeki en etkileyici içeriğe ve know-how’a sahip dev medya grubu ile mega operatörün kaynaşması geleceğin modeli olabilir mi?

Medya, en az operatörler kadar silikon vadisinden doğan varlık/kaynak zengini tekno-medya şirketlerinin de hedefinde. Tekno-medya şirketlerinin kaliteli içerik açlığı her geçen gün artıyor. Surf yapan kedi videosu veya vloggerlarla gidilecek yer ve etki sınırlı. Bu yüzden medya ile pazarlık masasında operatörlerin en büyük rakibi olacaklar. Sürekli el artırarak daha mesafeli durmaya çalışan medyanın aklını çelmeye çalışacaklar. Ama tekno-kültürle geleneksel medya kültürünün yaratabileceği kan uyuşmazlığı bu beraberliğin önündeki en büyük engel olabilir.

2020’ye kadar operatörler-medya grupları-teknoloji şirketleri arasındaki dans çok konuşulacak. Önümüzdeki dönem yaşayacağımız baş döndürücü değişim ve yaşanacak sürpriz evlilikler yavaş giden medya evrimini hızlandırabilir.

5G’ye çeyrek kala, herkesin gözü AT&T-Time Warner’da.

Maya tutarsa, arkası ilginç olacak.