Dünden bugüne McCarthyizm ve medya

McCarthyizm fecidir ama çekicidir de... Bu çekicilik, onun medya üzerinden etkinlik sergilemesiyle mümkün olur. Her yeni zaman ve mekânda farklı gerekçeler ve isimler altında McCarthyizm güncellendiğinde de mutlaka medyaya bulaşmadan, onunla haşır neşir olmadan edemez.
01.09.2016 - 16:35
8
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

McCarthyizm popülaritesini sinema ve televizyona borçludur.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaklaşık 10 yıl boyunca -ki Senatör Joseph McCarthy’nin görev süresi de 1947-57 arasıdır- Amerikan toplumunu kasıp kavurmuş bu siyasi cadı avı, binlerce insanın komünistlik veya komünizm sempatizanı suçlamasıyla mahkum ya da işinden olmasına yol açtı. Devlet-hükümet görevlilerinden sendikacılara, öğretmenlerden akademisyenlere, bilim insanlarına, sanatçı ve edebiyatçılara kadar açılan yelpazede “çamurlu” hükmünü icra etti.

Ancak onun en çok iz bıraktığı ve bugün için bilinirliğini (“ününü”) borçlu olduğu alan eğlence endüstrisi, daha somut ifadesiyle sinema ve radyo-televizyon sektörü olmuştur.

Wisconsin senatörü McCarthy’nin orada-burada kalabalıklar önünde mikrofonun karşısına geçip “Şu andaa elimdee …kişilik bir liste var!” diye başlayan konuşmalarını yayınlayarak hem onu hem de onun adıyla anılan “korku terimi”ni popülerleştiren medya, aynı zamanda McCarthyist pratiğin en iştah açıcı av sahasıydı.

Dünden bugüne McCarthyizm ve medya

1946 yılında sinema endüstrisi tarihinin en parlak dönemindeydi. Bilet satışları zirve yapmış ve sene içinde 500-600 film salonlarda sergilenmişti. Bu bir rekordu.

Fakat ertesi yıl, her şey tepetaklak oldu. Temsilciler Meclisi’nde bir alt-komite (“Amerikan-Olmayan Etkinlikler Komitesi”), sinema endüstrisine sızmış ve filmlerde komünizm propagandası yapanlar olduğuna dair bir suçlama ortaya attı. 300’den fazla oyuncu (Charlie Chaplin, Orson Welles, Edward G. Robinson bizde en bilinenleri), senarist ve yönetmen kara listedeydi.

“Av mevsimi” açılmıştı ve çok geçmeden dönemin popüler iletişim aracı radyo ile henüz daha çiçeği burnunda ama müthiş de gelecek vaat eden televizyona doğru “saha” genişledi! Haziran 1950’de yayımlanan “Kızıl Kanallar” listesinde radyo-televizyon endüstrisinden 151 personel komünizm bağlantısı veya sempatisiyle suçlandılar.

Döneme ait bir ilan, McCarthyist savrulmanın medyaya yansımasını gözler önüne serer. “Amerikalılar, KIZILLAR’ın sizi hâkimiyeti altına almasına izin vermeyin!!!” başlığı altındaki ilanda şunları okuruz:

“KIZILLAR ekranlarınızı, radyonuzu ve TV’nizi Moskova’nın beşinci kolu yaptılar. (…) KIZIL yapımcılar, yönetmenler, senaristler ve starlar tarafından yapılan kendi filmlerimiz Moskova tarafından Asya, Afrika, Balkanlar ve Avrupa’da Amerika nefreti yaratmak için kullanılıyor. (…) KIZILLAR’ın oturma odanıza TV setinizle girmesine izin verdiğiniz her an, Moskova’ya Amerika’yı yıkma yolunda yardım ediyorsunuz!!!”

“Çekici” McCarthyizm örnekleri

McCarthyizm fecidir ama çekicidir de… Bu çekicilik, onun medya üzerinden etkinlik sergilemesiyle mümkün olur.

Her yeni zaman ve mekânda farklı gerekçeler ve isimler altında McCarthyizm güncellendiğinde de mutlaka medyaya bulaşmadan, onunla haşır neşir olmadan edemez.

İşte o yüzden Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasının toz-duman olmuş, at izinin it izine karıştığı ikliminde “anti-FETÖ’cülük” kisvesi altında gayet “çekici” McCarthyizm örnekleri medyada da karşımıza çıkmakta gecikmedi.

Bunlar arasında en sansasyonel olanı hiç kuşkusuz MESH (Media-Entertainment-Show) endüstrimizin tepesindeki isim Acun Ilıcalı’ya yönelik olarak televizyon tartışma programı sunucusu ve Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan’dan, şu ifadelerle geldi: “Acun’un yarışmalarına katılan yarışmacılardan biri daha FETÖ’cülükten içeri düşmüş. FETÖ yüzünden kurumlar kapatılırken, sınavlar yenilenirken, kayyumlar atanırken FETÖ’cü kaynayan Acun’un yarışmalarına neden el atan yok?”

Ardından Acun, Ahmet Hakan’a onu “fitnecilik”le suçlayan bir yanıt verdi ve “Kirli geçmişini unutturmak için ‘en iyi savunma hücumdur’u oynuyor” diyerek FETÖ’cülük ithamını aynen iade etti. Topa başka girenler olurken Ahmet tekrar aldı sazı eline ve Acun’a “Suçluların telaşı mı söz konusu Acun Efendi?” diye sorarak ithamını yineledi.

“Anti-FETÖ’cü”lüğe endeksli McCarthyizm

Acun Ilıcalı için sanırım benden daha sert ve ağır eleştirilerde bulunan olmadı bugüne kadar. Yaptığı programlardan tutun, ufkumuzda bir “gelecek rüyası” olarak doğuş serüvenine kadar yazdıklarımla onu da, ona candan bağlı olanları da rahatsız ettiğimi biliyorum. MediaCat’teki yazılarımda da örnekleri var bunun… Fakat şimdi burada bir bakıma Acun’u savunma durumunda da kalarak onun tam manasıyla sulu-sepken bir McCarthyizm’e hedef olduğunu kaydetmek durumundayım.

Denilebilir ki Ahmet Hakan, “cadı-avı”nda turnayı gözünden vurmuştur. Çünkü Acun Ilıcalı, “Meşhuriyet Çağı” Türkiye’sinin idolü ve halihazırda şöhret panteonumuzun “Zeus”udur. Onun adı, siyaset sahnesinden iş dünyasına, oradan futbol camiasına kadar töhmet ve suçlama altındaki nice isme nazaran çok ama çok daha popülerleştirecektir bu “anti-FETÖ’cü”lüğe endeksli McCarthyizm’i… Çirkin mi, evet çirkin… Ama maalesef “çekici” bir çirkinlik bu!