Dijital demo(krasi)

Geniş bir ölçekte baktığımızda, aslında, epey zamandır şirketlere ve hükümetlere karşı, özellikle de enformasyon, özel hayat ve mahremiyet konularında çok başarılı bir meydan okuma akımının söz konusu olduğunu görüyoruz. Wikileaks, devlet denen şeyi daha önce defalarca kez vaat edilen ve gerçekleştirilmeyen bir şekilde şeffaflaştırdı.

24.08.2011 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Britanya’da yaşanan son isyanlar, sosyal medyanın ve iletişim ağlarının gücünü, bir kez daha çok açık bir şekilde ortaya koydu. Ayaklanmanın dikkat çeken özelliklerinden biri, BBM’nin (Blackberry mesajlaşması) isyancılar tarafından koordinat belirlemek amacıyla kullanılması idi. Twitter ise isyanı püskürtmek için kullanıldı (@riotcleanup). İsyan sırasında vatandaş gazeteciliğinin çeşitli örneklerine de şahit olduk. Bristol’de bir bisikletten ve twitter’dan yararlanarak isyanlara ilişkin haberler yapan 21 yaşındaki Leon Piers, bu işi başaranlardan biri. İsyan sırasında Piers hakkında şöyle şeyler söyleniyordu: “Bisikletli bir çocuk ve bir grup arkadaşı, Bristol’ü adım adım dolaşıyor ve isyanlar hakkında yalnızca teyit edilmiş haberler geçiyorlar. Böylece olaylar hakkında bilgilerinizi sürekli güncelleme imkanı buluyor ve sonuçta güvende olabiliyordunuz.”

Sosyal medya ve network’ler, isyanın ayrıntılarının ortaya çıkarılmasında ve hem olayların hem de olaylara yönelik kamuoyu tepkisinin izlenmesinde de önemli rol oynadı. Olayların ilk gününün trend topic’i #londonriots (Londra isyanları) iken, ikinci günün trend topic’i #riotscleanup (isyanları püskürtme) oldu.

20 BİNDEN 2 MİLYONA

Olaylar esnasında, Başbakan David Cameron’ın, isyancılar tarafından kullanılmasını engellemek amacıyla sosyal ağları kapatmayı düşündüğü konuşuluyordu. Aslında başbakanın, Mısır hükümetinin aldığı tam da bu karar sonrasında, 20 bin kişilik bir aktivist protestosunun 2 milyon kişilik kitlesel bir eyleme dönüştüğü konusunda uyarılması gerekiyor (hükümet internetin fişini çekse ve cep telefonu kullanımını engellese siz ne yapardınız).

Arap Baharı’ndan öğrendiğimiz bir başka şey (böyle bir şeyin öğrenilmesine ihtiyaç var mı, o tartışılır), markaların, bu tür süreçlere “imkan sağladıklarını” söyleyip bundan yarar sağlamasının çok yanlış olduğu. Mısırlı bir blogger bu durumu çok iyi ifade etmişti: “Yıllardır süren eylemlilik, protestolar, on yılardır biriken şikayetler, feci durumdaki ekonomik koşullar, çiğnenen siyasi özgürlükler, polis şiddeti, işkence, hepsi boş! Bir Vodafone reklamı izledik ve aklımıza şu fikir geldi:

“Biz güçlüyüz. Öyleyse gidip başkanı devirelim.” (Muhammed El Deşan).

Daha geniş bir ölçekte baktığımızda, aslında, epey zamandır şirketlere ve hükümetlere karşı, özellikle de enformasyon, özel hayat ve mahremiyet konularında çok başarılı bir meydan okuma akımının söz konusu olduğunu görüyoruz. Wikileaks, devlet denen şeyi daha önce defalarca kez vaat edilen ve gerçekleştirilmeyen bir şekilde şeffaflaştırdı. Newscorp’un telefon hack’leme skandalı, gazetecilik şöhreti ve ahlakının üzerinde duran örtüyü kaldırdı. Her şeyden önemlisi, şirket yönetiminden kimin olan bitenlerden haberdar olduğu (dolayısıyla kimin hapse gitmesi gerektiği) konusundaki tartışma devam ediyor. Murdoch kampanyası, kısmen, kamuoyu baskısını koordine edip güçlendirme misyonuna sahip yükselen bir güç olan Avaaz tarafından yürütüldü.

Bugünlerde birçok insanın gittikçe daha çok fark ettiği gerçek ise, sosyal medyanın etkisinin bugüne kadar, gündelik sosyal yaşamın içindeki sıradan insanlardan ziyade dijital cemaatlerle sınırlı olduğu gerçeği. Şimdiye kadarki hareketlilik de, yalnızca çevreden statükoya yönelen saldırılar ya da toplum büyük bir baskı altında olduğunda geliştirilen çözümlerden (Ushadidi’nin seçim şiddeti haritası ya da felaket sonrası yardım haritaları hazırlaması gibi şeyler) ibaretti. Diğer yandan, geçenlerde Birleşmiş Milletler’in, gündelik demokrasinin güçlendirilmesi konusunda birtakım uygulamalar geliştirmek üzere, dünyanın önde gelen teknoloji yenilikçileri ile işbirliği içinde olduğunu işittim.

Gerçek dijital demokrasi, halihazırda “işi bize bırak” modeli tarafından ıskat edilmiş durumda. Her 7 Amerikan seçmeninden biri Obama’nın kampanyasında aktif görev almıştı ancak seçildikten sonra başkan, kendini işlerin olağan akışına bırakmış (kapalı kapılar ardında lobilerle yapılan toplantılar aşamasına geçmiş) gibi görünüyor. Obama yönetimi, iklimsel geri izleme ve sağlık reformu konusunda batağa saplanmış durumda. Britanya’da hiç değilse, 100 bin imza toplamanız durumunda, sunacağınız bir önergenin Avam Kamarası’nda tartışılmasını sağlayabilme şansına sahipsiniz. Nitekim Londra isyanından sonra ve bu isyanın da etkisiyle, iki haftada 2 milyon kişi ilgili siteyi ziyaret etti ve sunulan önergelerden ilki 208 bin imza toplamayı başararak hedefine ulaştı (önerge, yargılama sonucunda mahkum olacak Londra isyancılarının sosyal güvenlik haklarını kaybetmelerini öngörüyor bu arada.) ABD’de ise, “Amerikalılar Seçiyor” adlı bir programla seçmenlere, başkanlık seçimleri için kendi adaylarını seçme olanağı yaratılması hedefleniyor. Bu program şimdiden dört eyalette kabul görmüş durumda, California’da 1,6 milyon gibi çok ciddi bir imza sayısına erişti ve organizatörler 2012’ye kadar tüm eyaletlerde programın kabul göreceğini bekliyor.

İKİ ÖNEMLİ ELEŞTİRİ

Dijital doğrudan demokrasiye yöneltilen en önemli eleştirilerden biri, çok az insanın bu zahmete girişeceğini iddia ediyor. Yani bu yolu izleyerek, gücü, (tıpkı online forumlarda olduğu gibi) hakkı olmadığı halde zamanı olan bir azınlığın eline teslim etmiş olursunuz. Ancak şimdiye kadarki tecrübe, doğru bir program oluşturulduğu takdirde gerçek anlamda kitlesel bir katılımın yaratılabildiğini gösteriyor. Nitekim 20 milyon dolar toplanan toplumsal bağış kampanyası Pepsi Refresh’te 76 milyon oy kullanıldı.

Bir diğer eleştiri ise, “mahkum olan isyancıların sosyal hakları ellerinden alınsın”, “idam geri gelsin” örneklerinde görüldüğü gibi, kötü eğitim almış bir toplumun acul tepkilerde bulunabileceği yönünde. Başarılı bir demokrasinin eğitimli yurttaşlar gerektirdiği doğru bir önerme. Ancak, son 15 yılını dijital ömür boyu öğrenme modellerini keşfetmekle geçirmiş biri olarak anlamlı, ilgi uyandıran ve amaca uygun bir öneri sunduğunuzda, insanların, araştırma olanaklarından da yararlanarak, birbirlerini çok başarılı bir şekilde bilgilendirdiklerini söylemem gerekiyor. Bu yöntem, çocuk hastalıkları semptomları ve yasal sorunlar gibi konularda özellikle iyi işliyor. Bir örnek olarak, etik değerlere çok önem veren kahve markası bir müşterime, online alışverişte fiyat belirleme işini tüketicilere bırakmalarını tavsiye etmiştim. Ancak tüketiciler fiyata karar vermeden önce çiftçilere, topluma, geliştirme projelerine ve benzeri şeylere ne kadar para ödendiğini içerecek slaytlar göreceklerdi. Bu, aslında ‘Adil Ticaret’ yaklaşımını bir adım ileri taşıyan bir fikir. İnsanlar bir konu hakkında derinlemesine bilgi edindikleri halde hâlâ adil olmayan ve özgürlük karşıtı tercihlerde bulunurlarsa, bu artık onlarla ilgili olmanın ötesinde toplumlarıyla ilgili bir şeydir –Socrates tam da bu ilke için hayatını feda etmişti.

Dijital medya ve demokrasinin ortaya koyduğu meseleler, şirketler ve markalar da dahil olmak üzere, dünyanın diğer kurumlarının ortaya koyduğu meselelerle birçok yönden benzeşiyor. Nicolas Negroponte’nin 1995’te yayımlanan “Being Digital” kitabında belirttiği gibi, medya yalnızca mesajların nasıl dağıtılacağını düzenlemekle kalmaz, kontrolün kimde olacağını da belirler. İçinde bulunduğumuz dönemde kontrol, pasif hedef kitlelerin elinden aktif katılımcıların ya da aktörlerin eline geçiyor. Biz de pazarlama tarzlarımızı bu gelişmeye göre yeniden şekillendiriyoruz. Örneğin bilgisayar oyunlarını temel alan stratejiler tasarlıyoruz. Bütün bunlara rağmen, şirketlerin verdiği gerçek kararların demokratik erişime açılmasını mümkün kılacak bir değişim yaratabilmiş değiliz. Şimdilik protesto etmekle yetiniyoruz. eBay kullanıcılarının sitenin yeni bir fonksiyonuna yönelik tepkisi, taşıma sırasında gitarını kıran ve bunu telafi etmeyen United Airlines için bir yolcusunun bestelediği şarkı, yeşil eğilimli Apple fanlarının çıkışı bu konuda akla gelen ilk örnekler. Protesto ise gerçek bir yansıma yaratmıyor.

Yine de şirketlerin gerçek anlamda katılımcı bir işletme yöntemine yavaş yavaş da olsa kucak açtıklarına şahit oluyoruz. “Açık inovasyon” bunun en iyi örneği. Bu model, kullanıcının değer yarattığı dijital markalar söz konusu olduğunda özellikle dikkat çekiyor. 15 milyon kullanıcının yer bilgilerini paylaşarak var ettiği Foursquare hemen akla gelen örnek.

Her şeye rağmen, markaların karşılıklı yarara dayalı daha demokratik varlıklara dönüştüğü bir gelecek, uzak bir ihtimal olsa da önümüzde duruyor. Müşterilerimiz vatandaşlarımızdır. Bu yeni durumun, tüm modern pazarlamanın en çok istenen ve en uzun erimli değeri olan sadakat için kilit önem taşımaması mümkün mü?