Die Kultur!

Emindim. Kurumsal kültür diye bir kavram vardı ve bu bir şirket için en kutsal varlıktı. Bir kurum onun üzerine ne kadar titrer ve korursa o kadar başarılı olurdu.

01.11.2011 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Banu Alagöz bir ajans stratejistiydi. İki sene kadar bu işi yaptıktan sonra 2000 yılının sonlarında yeni gelişen dijital pazara ilgi duymaya başlamıştı. Daha doğrusu birileri aklını çelmişti. Ona, bir stratejistin iyi bir bilgi mimarı olduğunu, web tasarımı için de bunun bulunmaz Hint kumaşı niteliğinde bir özellik olduğunu söylemişlerdi. Banu da ajanstaki işini bırakmış ve aklını çelen kişiyle ortak bir dijital ajans kurmaya karar vermişti. Mutluydu. İçindeki girişimciyi nihayet uyandırıp harekete geçmişti. Genç yaşına rağmen bu kararın gerektirdiği tüm duygusal ve maddi fedakârlıkların farkındaydı. Ancak biliyordu ki, ne kadar fedakârlık yaparsa yapsın ajansları için dışarıdan sermaye bulmaları gerekiyordu. Banu, tuttuğunu koparan karakterini ortaya koymuş, ajanslarıyla ilgilenebilecek tüm girişim sermayedarlarını araştırıp bulmuş, hatta onlardan birkaç tanesinden randevu bile koparmıştı.
İşte o sabah onlardan birinde o büyülü kişiliğini sergileyerek kendine güveninin doruklarında sunumunu yapıp yerine mutlu bir şekilde oturmuştu. Sunumu dinleyen herkesin etkilendiği yüzlerinden belli oluyordu. Sıra sorulara gelmişti. Banu dersini çalışmıştı. Gelebilecek her soruya hazırdı. Ancak girişim sermayedarının Yunanlı teknoloji danışmanından gelen soruyla adeta donup kalmıştı. Danışmandan gelen sorunun iş planıyla veya Banu’nun teknoloji bilgisiyle hiçbir ilgisi yoktu.
Yunanlı, şefkatli bir gülümsemeyle Banu’ya dönüp hiç beklenmedik sorusunu sormuştu: “Affedersiniz, bu sabah uçaktan yeni indim ve CV’inizi inceleme fırsatı bulamadım ama çok merak ettim, siz hiç BBDO’da çalıştınız mı?”
Banu küçük dilini yutarcasına güçlükle cevap verebilmişti: “Evet ama nereden anladınız?”
Danışmanın cevabı gecikmemişti: “Halinizden, tarzınızdan, sunum yapış şeklinizden, kısacası yansıttığınız kişiliğinizden.”
Soruyu soran Alexander Kouris’di. Uzun yıllar BBDO’nun Selanik ofisinin strateji departmanını yönetmişti. Yakın arkadaşımdı. Floransa’da bir toplantıda tanışıp dost olmuştuk. Ailece sık görüşürdük. Eşimin Selanikli kanı çekmişti herhalde.
Alexander ile Banu arasında da kurumsal kan çekimi olmuştu anlaşılan.
Banu bana bu hikâyeyi toplantısından çıkıp telaş içerisinde cep telefonunda anlattığı zaman tüylerim diken diken olmuştu. Onun artık ekibimizin bir parçası olmaması bir kere daha üzmüştü beni. Ancak bir o kadar da sevinmiştim. Çok inandığım bir kavramın varlığı teyit edilmişti. Üniversite yıllarında Dr. W. Edwards Deming’den üretim yönetimi üzerine ders almış şanslı insanlardan biri olarak Japon iş kültürüyle beynim yıkanmıştı. Emindim. Kurumsal kültür diye bir kavram vardı ve bu bir şirket için en kutsal varlıktı. Bir kurum onun üzerine ne kadar titrer ve korursa o kadar başarılı olurdu. Amaçlarını ona göre belirler, insan kaynağını ona göre seçer ve yetiştirir, iş tanımlarını ona göre yapar, performans değerlendirmelerindeki kriterlerini ona göre belirler, verimli çalışan sadakatini onun sayesinde sağlar, insanlar kurumdan ayrılsa bile onları yaşam boyu birer kurumsal marka elçisi haline getirebilirdi. Ancak maalesef bu bir liderin en zor görevlerinden biriydi. Bunu zor kılan en önemli engelse bu kurumsal kültürün yazıya dökülememesiydi. Bir kurumun lideri ve çalışanları bu kültürü ne kadar hücrelerinde hissetseler de onu yazıyla ifade etmekte zorlanıyorlardı. Yazılı ifade edilemeyen kültürse dış etkilere çok açıktı. Yeni genç enerjiye aktarılması zorlaşıyordu. Olumlu yönde değişip evrilemiyor, herhangi bir krizde kansere yakalanıp hızla metastaz yapıyordu. Kültürel kanser tedavi edilemiyor, buna yakalanan kurumlar agresif ataklarına rağmen yıllarca toparlanamıyordu. Anadolu Üniversitesi’nde ders vermeye gittiğim keyifli günlerden birinde Taş Binada yemeğimizi yerken konuyu arkadaşım Ferruh Üztuğ’a açıp dert yanmıştım. Sevgili hocam “Eğer yazılabiliyorsa o kültür, kültür değildir” diyerekiçimi rahatlatmaya çalışmıştı.
Ama ben rahatlamamıştım. Alexander ve Banu arasındaki kan çekimini sağlayan güzelim kültürümüzü yeni yöneticilerimize ve çalışanlarımıza ifade edemezsek kriz bizim de kapımızı çalacaktı bir gün. Çok şükür ki görevi Allen Rosenshine’dan devralan Global CEO’muz Andrew Robertson 2006’da Berlin’de ajans ağına yeni titriyle yaptığı ilk konuşmasında bir reklamcıya yakışır bir şekilde kısa ve öz bir sunumla 10 maddede bir BBDO’luda aranan özellikleri sıraladı:

1. Fikre tutkuyla katkıda bulunur.
2. Müşterileri için vazgeçilmezdir.
3. “Ben” demez, “Biz” der.
4. Parmakla göstermez, parmak kaldırır.
5. Moral bozmaz, moral verir.
6. Bir sunum ustasıdır.
7. Sağlıklı bir paranoyası vardır.
8. İş bitirir.
9. Yenilgiden sonra hızla cepheye döner.
10. Doğru olanı yapar.

Andrew on ikiden vurmuştu. 120 senelik bir ajansın ta kurucularından gelen kişiliği kâğıda dökülmüştü. Doğru yoldaydık. Ama hâlâ ajans dünyasındaki kurumsal kültür anlayışıyla ilgili içim rahat değil. İnsanların bu kadar rahat ajans değiştirip gittikleri yeni ajanslarına daha ilk günden hiç kültür şoku yaşamadan uyum göstermeleri genç kuşağın uyum yeteneğini mi gösteriyor, yoksa işi marka yaratmak ve yaşatmak olan bizler ciro baskısı altında kıvranıp kendi söküğümüzü dikemeyerek kurumsal kültürlerimizi kansere mi terk ettik? Ne dersiniz?