Derya Sazak: “İnadına gazetecilik yapacağız”

"İçeriği doğru şekilde kullanırsak interneti de yanımıza alarak yazılı basının ömrünü uzatabiliriz"

02.11.2012 - 17:02 | MediaCat

5
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

“Genel yönetmenlerin en güçlü oldukları dönem birinci günleridir. Sonları da belli değildir. Bu ucu açık bir görevdir. Garantisi yoktur bu işin. Ben de öyle geldim. Bir gün de kalsam en iyi Milliyet’i yapmaya çalışacağım” diyor Derya Sazak. 1983 yılında beri Milliyet’te pek çok kademede görev yapan ve zarafetle sertliği kaleminde birleştiren gazeteci 1995-1998 yılları arasında yürüttüğü genel yayın yönetmenliği görevini tekrar devraldı.

Ömür Şahin Keyif’in MediaCat Kasım sayısı için yaptığı söyleşinin tamamını aşağıda bulabilirsiniz.

Göreve yeni gelmiş bir genel yayın yönetmenine nasılsınız diye sorarak başlamak yerinde olur herhalde… 

Hem Türkiye hem de dünyada her gün birkaç gazete çıkaracak kadar malzemenin olduğu bir dönemde… Bu hareketli gündemin ortasında ben de hızlı başladım. Gece yarısına kadar çalışıyoruz…

Yoğunluğunuz haber merkezinde mi yoksa daha çok idari işlerle mi uğraşıyorsunuz?
İkisi de var ama yazı işleri kısmı daha baskın. Yazı işleriyle Milliyet’i tekrar haber ağırlıklı bir gazete haline dönüştürmeye çalışıyoruz. Haber – yazar dengesinde muhabir gazeteciliğini ve haberciliği öne çıkaran bir dinamik yakalamaya çalışıyoruz.

‘Tekrar’dan kastınız nedir? Ne vakit haber ağırlıklı olmaktan çıktı Milliyet?
Milliyet geleneksel olarak haber ağırlıklı bir gazetedir ama tabii şöyle bir denge var: Bağımsız ve doğru haber-özgür yorum… Milliyet zaten Abdi Bey (İpekçi) geleneği ile öteden beri, neredeyse kurulduğundan beri, fikir ağırlıklı bir gazete.  Batılıların, Amerikalıların kalite gazete dedikleri; dünyaya, olaylara, daha çok düşünsel bakabilen, bunu yaparken de o yorumu besleyen haber akışını açık tutan bir gazete. Bu dengenin zaman zaman bozulduğu dönemler oluyor tabii.

Haber anlayışındaki değişimde internet mecrasının etkisi ne kadar?

Şöyle bir sürecin içinden geçiyoruz: Eskiden yazılı basının rakibi televizyonken, haber onca kanal arasında ekrana kaymışken, şimdi internet üzerinden, yeni medya dediğimiz mecralar üzerinden anlık bir hıza erişti. Bu hızda haberciliğin de tanımı değişebilir. Haberin bu kadar hızlı seyrettiği, dağıldığı dünyada biz haberciliği yeniden tanımlamak ve gazetelerin bu yeni rakipleriyle yarışında Milliyet’i öne çıkarmak istiyoruz. Bu da tabii 24 saat süren bir tempo gerektiriyor. Manşetler saat başı değişiyor. Bazen bir günde onlarca olay meydana geliyor. Dolayısıyla ertesi sabaha kadar birçok haber bayatlıyor. Öncelikle televizyon haberciliğinin önüne geçmek gerek. Sabah Milliyet gazetesini eline alan bir okur, televizyon haberlerinden farklı bir gündemle ve özel haberle karşılaşmak durumunda. Tabii internetle hem bir rekabet hem de etkileşim içinde olmamız lazım. Okur profili de artık değişiyor. Genç okurun ilgi alanlarıyla gazetelerin haber tercihleri arasında bir uçurum oluşuyor. Bunu da kapatmak zorundayız. Bir de yazılı basında tirajlar düşüyor, üzerimizde ciddi bir tiraj baskısı var. Bu sadece Türkiye’nin değil, dünyada da 200 yıllık gazetelerin sorunu haline geldi.

Newsweek dergisi basılı ürününü kaldırdı. Sadece internet versiyonuyla çıkıyor. Bu büyük bir tehdit ve tehlike. Ama bu kaçınılmaz bir şey. Teknoloji değiştikçe bu çağın araçları üzerinden haberleşme sağlanıyor. Bu sosyal medyadaki bu görünüm Tahrir meydanında olduğu gibi, Libya’da Tunus’ta olduğu gibi, Arap Baharında rejimleri bile değiştiren bir etkileşme yaratıyor. Yeni rakiplerimiz; internet, televizyon haberciliği karşısında yazılı basını, özelde de Milliyet’i öne geçirmek istiyoruz. Tabii bu arada diğer rakiplerimiz olan gazeteler de var…

Nedir tiraj hedefiniz?
Epeydir basında bu düşen tirajlar ve yazılı basının medya sektörü içinde, reklamlar da buna dahil, daralan payı üzerinde yeniden iddialı bir yarış gerektireceğini biliyordum. Buna göre düşünsel hazırlıklar içindeydim, şimdi bunları hayata geçirebilir miyiz diye bakıyorum. Bizim elimizde analitik olarak değerlendirme yapabilecek yazarlarımız var, yazarları da haberle buluşturacak şekilde değerlendirip onların da rüzgârını arkamıza alarak bir çıkış yakalamaya çalışıyoruz. Aynı zamanda Milliyet’in klasik bir aile gazetesi, eve giren gazete özelliği var. Bu özelliği de canlandırarak kaybettiğimiz tirajları yeniden kazanma hedefi koyduk. Milliyet’in tirajları şu anda 150-160 bin bandında, ben bunu 200-250’lere doğru götürme planı içindeyim. Milliyet her zaman bir referans gazete; iş dünyası, bürokrasi, askerler, diplomasi tarafından yakın takip edilen bir gazete. Anlattığım hız akışını da sağlarsak daha etkili olabileceğimizi düşünüyoruz.

Gazeteler kendini okura pazarlamayı öğrenmek zorunda mı kaldı?
Bana göre gazete haberdir. Ben muhabirlikten geldiğim için… Her şeye rağmen habere ve gazetelerin haber içeriğine haber yaratma ve izleme, haberi topluma bütün doğrularıyla açarak aktarma konusundaki misyonu devam ediyor. Bu misyonu ya da işlevin zaman zaman üzerinin örtüldüğü ya da gölgelendiği dönemler olmuştur. Bu siyasi, askeri dönemlerle darbeyle baskıyla ilgilidir. Ama bugün Türkiye’de gazetecilik yapmak habercilik yapmak için olağanüstü özel süreçler var. Suriye’yle çatışmanın eşiğinde bir bölge Türkiye ve Dünya. Arap Baharının bütün bu coğrafyadaki etkileri, Kürt sorunu, PKK mücadelesinin, saldırılarının toplum üzerinde yol açtığı travmalar. Bu arada PKK’yı silahsızlandırarak bu acı kayıplara son verecek bir barış ortamı sağlayacak bu iklimi yaratacak Türkiye’ye dönük fikirsel akım ve arayışlar, düşünsel olarak da özel bir yerdeyiz. Birçok reform gerçekleşiyor, bunların olumlu olumsuz yansımaları oluyor. AB süreci… Takip edeceğimiz onlarca, yüzlerce konu var. Gazetecilik açısından pazarlama stratejilerinden önce, topluma karşı olan bu birincil sorumluluğumuzu yerine getirebilmeliyiz. Toplum bizden ne bekliyor? Biraz önce konuştuğumuz o yeni mecraların sonucu müthiş de bir haber kirliliği var. Her şeyden kafası karışmış bir okuru “hayır gerçekte bunlar oluyor” diye doğru haberle yüzleştirmek… Gazetelerin editoryal kadroları yapacak.

Okuru doğru haberle hızlı şekilde yüzleştirmek için nasıl adımlar atıldı?
Ben birincil olarak yeni göreve başlarken Milliyet’in haber ciddiyeti ve topluma karşı önceliği olan haber sorumluluğunu geliştirmeye verdim. Bu da bizi gazete içinde haberi veren kaynaklarla buluşan muhabirin önemini getirecek. Yani bazen son dönemde daha çok yazarlar üzerinden takip edilen siyaset ekonomi diplomasi gibi konular artık öncelikle muhabirler tarafından takip edilecek. Böylece haberciliğimizi geliştireceğiz. Haber yalın olacak. Yorum da köşelerde yerini bulacak. Haber yorum ayrıştırmasını da yapacağız.

İktidarın gazeteler üzerindeki etkisi haber anlayışının şekillenmesinde etkili oldu mu?
Bu dönemin zorlukları mutlaka var. Ama bunlar bizi gazetecilikten alıkoyacak şeyler değil. Ben hayatımda hiçbir zaman buna inanmadım. 12 Eylül askeri darbesinde muhabirdim. 28 Şubat post-modern darbesinde Milliyet’in genel yayın yönetmeniydim. Biz hiçbir arkadaşımızın burnunu kanatmadan, hiçbir yazarımızı işinden etmeden, hiçbir kirli malzemeyi kullanmadan, Andıçlarla gazete yapmadık, Akın Birdal örneğinde olduğu gibi suikast hedefi haline getirmedik, yeri geldik askerlere demokrasi dışına çıkmayın diye karşı koyduk. Bu dönemde de zorluklar var. Ama ne sansür, ne oto sansür ne baskı iddiaları bunlar bizi mesleğimizi yapmaktan alı koyamaz. Abdi İpekçi ekolüyüz bizler. Abdi Bey’in en büyük özelliği 12 Eylül dönemi öncesinde de öyleydi. Sokakta çatışma vardı ama o çatışan kutuplar, siyasi liderler partiler, Milliyet’te buluşurdu. Bugün de Milliyet öyle. İktidarıyla muhalefetiyle sivil toplumuyla tüm görüşlere açık olacaktır ama önce haber ve haberin doğruluğu sonra da yazarlarımızın kendi görüşlerini özgürce yazabilmeleri. Böyle bir dengeyle gideceğiz.

Daha eleştirel manşetler görecek miyiz?
Göreceğiz. Bunun örneğini iki gün önce verdik. Eski rektör Fatih Hilmioğlu’nun yaşadığı oğlunun acı ölümü sonrasında hocayı Silivri’den aldılar Sincan’a götürdüler, gece evinde kalmasına izin vermediler, biz birinci günü o olayı yazdık. İşte değişen habercilik refleksi. Bu tamamen Ankara Büro, muhabir ve yazı işleri refleksidir. Muhabir şunu yakalıyor: Sonuna kadar gece izliyor. Hilmioğlu eve getiriliyor ama gece tekrar cezaevine götürülüyor. Muhabir bunu tespit ediyor. Büro veriyor. Biz birinci gün geç saatte olduğu için onu geç saatte vermedik, ikinci gün manşete taşıdık ‘Sizin hiç oğlunuz öldü mü?’ diye. Bu mesaj kimeydi? Adalet Bakanlığı’na, İç İşleri Bakanlığı’na, Hükümet’e… Öncelikle siyasi sorumluluk iktidarda olduğu için o refleksi gösteremeyen iktidara bir mesajdı. Ertesi gün de Adalet Bakanı’yla konuşarak insani ve vicdani olmayan ve yargı açısından mahkemenin kararı aslında o esnekliği jandarmaya tanıyordu. Orada son geceyi, o acılı aile Fatih Hilmioğlu eşiyle evinde geçirebilirdi. Biz bu olayı üç gün takip ettik. Manşetten takip ettik ve istediğimiz sonucu da aldık.  Bundan sonra benzer olaylarda bu uygulamanın sürdürülmeyeceğini bakan söyledi. Şimdi bir yönetmelik yasa değişikliği olacak. Eş durumu görüşmesi, mahkûmlar eşleriyle görüşebilecek. O arada ölümlerde, hastalıklarda evde kalma izni verilecek.

Biz sorunlar olduğu zaman evet burada hata yapılıyor diyebileceğiz. Her zaman deriz. Çünkü ben, 20 senedir yazı yazıyorum Milliyet’te, 30 yıldır çalışıyorum. Milliyet daima bu refleksleri göstermiştir. Pek çok yazarımız yeri ve zamanı gelince bu tür olaylara daima karşı koymuşlardır ama dediğim gibi bunlar köşelerde kalmayacak, manşetten veya birinci sayfadan görülecek. Özetle biz inadına gazetecilik yapacağız.

Neden sizin gibi muhalif bir haberciyi getirdiler göreve?
Bu bir siyasi arayış değil. Benim bu ülkede bir gazeteci yazar olarak elbette fikirlerim var. Bu fikirler daha çok sola açık fikirlerdir. Fakat ben gazete yaparken, bunu 28 Şubat’ta da sergiledim, o fikirler bana yön verir ama bu benim haberciliğime asla yansımaz. Muhabirliğimde de böyleydi, büro şefliğimde de yazarlığımda da…

Bir kere Milliyet nesnel bir gazetecilik yapacak. Ama doğrular üzerinden, gözünü bir şeye kapatmadan, olayları karartmadan Türkiye’de yaşanan ne sorun varsa her şeyi verebiliriz. Bakın geçen yıl burada bir alışveriş merkezi inşaatında 11 işçi çadırda yanarak öldü. Biz bir yıl sonra onlarla ilgili haber yaptık. Benim kuşağım bu sözcüğü çok iyi bilir, fikri takip denen bir kavram vardır gazetecilikte. Olayların peşine düşersiniz ve hiç bırakmazsınız. Nedir bunlar? Uludere’de 34 köylünün katledilmesi. Nedir bunlar Afyon’da patlayan cephanelikte 30 askerin şehit olması. Şimdi afet diye sunuluyor. Oradaki hadisenin ne olduğu meçhul ama herhalde bir afet değil. Değil mi? Haberdeki nesnellik bu. Bu hem olayları takip etmektir hem de bizim kamusal sorumluluğumuzdur. Gazeteciliğin kamu adına yapıldığı gerçeği var. Bu çok imtiyazlı bir meslek. Ben gazeteci olduğum için, başka da hiçbir şey olmak istemedim hayatım boyunca, her zaman çok mutlu oldum ve kendimi imtiyazlı hissettim. Ama bu imtiyazı ben hiçbir zaman kişisel yönelimlerim, duygularım, ilgi alanlarım için kullanmadım. Bu imtiyaz her zaman kamusal ve toplumsal bir imtiyaz olarak kullanılıyorsa önemlidir. Ben buyum işte. Böyle gazetecilik yapmak istiyorum. Herhalde bu sezgiler, birtakım şeyler ya da Milliyet’teki 30 yıllık geçmişim Demirören ailesinin böyle bir karar vermesine neden oldu. Burada medyadaki bu 90’lı yıllardaki yükselişi 2000’li yıllardaki çöküşü de görmek gerekiyor. Ben yapısal bir değişiklik ve dönüşüm iddiasıyla da geldim. Medyadaki yeni yapılanma, yeni rakipler, yeni trendler belki beş, 10 yıl içinde yazılı basın diye bir şey kalmayacak. Hâlbuki biz bu içeriği doğru şekilde kullanırsak interneti de yanımıza alarak yazılı basının ömrünü uzatabiliriz. Yazılı basına soluk aldırabiliriz. Gazetecilik tekrar birinci iş haline gelebilir, gelmeli! 2000’lerdeki çöküş neydi? Gazete sahiplerinin diğer işleri gazetelerin önüne geçti. Gazete sahipleri aynı zamanda bankacı, enerji işlerinde, televizyonlarda… O büyüme bizi o basit gazeteciliğin temel reflekslerinden uzaklaştırdı. Ben o basit gazeteciliğe geri dönmek istiyorum. Mesleğin temeli olan habercilik. Siz hiçbir şeye gözünüzü kapatmazsanız, bu ülke bir haber cenneti aynı zamanda. Şu anda olumsuz pek çok şey yaşanıyor ama… Güneydoğu’da çalışan bir köy öğretmeninin yanında olmak da bir gazetecilik, Kürt sorununun barışçı çözümü için uğraşmak da gazetecilik, meclisi iyi izlemek, meclis üzerinden biraz iktidarı denetlemek de gazetecilik,  iktidarın iyi yaptığı işleri sergilemek de gazetecilik. Benim bakış açımda yüzde yüz karşıtlık ya da taraftarlık yoktur. İki tarafı da görebiliriz. Birçok reform yapıldı Türkiye’de, iyi şeyler de oluyor, bunu da veririz; bu iyi şeyler olurken çarpıklıkları da veririz. Böyle bir buluşma anlayışı içinde habercilik yapacağız.

Milliyet Doğan Grubu’ndan ayrılıp Demirören’e geçtikten sonra ne değişti gazetede?
Milliyet Doğan Grubu’ndan ayrılıp Demirören’e geçtikten sonra bazı avantajlara da sahip oldu. Eskiden Doğan Grubu’nda Hürriyet’in gücü altında kendini ikinci plana itilmiş bulan bir Milliyet vardı. Bu gerçekti de. Sadece algı değildi. Gerçekte Milliyet’in başarısı Hürriyet’i satın aldırmıştı ama daha sonra Hürriyet tirajda ve gelirde, reklamda öne geçtiği için bu Milliyet’i gölgeledi ve hep grubun üvey evladı gibi kaldı. Şimdi ise öz evlatlık durumuna geçtik. Demirören Grubu’nun birinci gazetesi, amiral gemisi olarak Milliyet tekrar tek başına iddia sahibi bir gazete olarak ortaya çıkıyor. Bu da bizim çok yolumuzu açacak. Hem kendimizi bütün bu medya bağlantılı sektörlere daha iyi anlatabileceğiz, hem haberciliğimizle o sektörlerin ihtiyacı olan bilgiyi üreteceğiz; dolayısıyla okur açısından da bir ihtiyacı karşılayacağız. İnternet bedava ama gazete parayla satılan bir ürün. Biz parayla satıyorsak o zaman o insanların bizden beklediği karşılığı da vermek zorundayız.

Bugün Türkiye’de gazete dağıtımında da ciddi sorunlar var. Anadolu gazete okumuyor, gazeteden koptu. Büyük kentler ise belli merkezlerde satıyor. Diğerleri, çağın, dönüşümün de gereği olarak özellikle genç okurlar üniversite iş dünyası iPad’ler, iPhone’lar, cep telefonları, masalarındaki internet ekranları üzerinden gazeteyi izliyor. Bizim bir de böyle bir savaşımımız olacak. Bu insanlara gazetelerin aslında farklı içeriklerle de çıktığını duyurmamız lazım. Aslında içerik o kadar benzeşmiyor. Onların da tıklanma kaygıları var ve gazeteye bakışlarıyla gazetenin geleneksel bakışı arasında bir fark var. Biz bu klasik gazetecilik anlayışını yenileyerek o giden okuru gazeteye döndürmeye çabalayacağız. Dağıtım haritaları üzerinde dağıtım çalışıyoruz, semt semt şehir şehir. Bu sadece Milliyet’in sorunu değil, Hürriyet’ten Sabah’a, Habertürk’e öyle merkezler var ki 3 bin 5 bin satıyor. 10 sene önce böyle bir şey yoktu.
Günde 50 bin sattığımız kent merkezlerinde bugün 5 binlere düşmüş durumda gazeteler müthiş bir tiraj sıkıntısı yaşanıyor ama buradan tekrar yükseltmek mümkün yükselişe geçmek mümkün. Ama onun için çok çalışmak gerekiyor. Ben bu yüzden inadına gazetecilik diyen bir insan olarak bu çalışma temposunu da veriyorum. Bu bir part time yapılan iş değil son dönemde hepimizde var bu, fazlasıyla konformist olduk köşelerimizde; kendimize bağlı, sadık. Topumla ilişkilerim kısmen zayıfladı, televizyonla ve internetle rekabet konusunda bu dönüşümü ne kadar okuduk-okuyamadık, tabii bu konularda birtakım arama konferansları yapacağız, bu geçişleri organize etmek açısından ve de en rahatsız edici olanı bu otosansür çağrışımına yol açacak, “üzerimizde bu otosansür var” algısının oluşmasından da korktuk. Habercilik yapılmıyor bazı alanlara girilmiyor. Niye? Ya hükümetle başım belaya girerse ya birilerini kızdırırsam ya falanca bakan beni şikâyet ederse, diye. Haberimiz doğruysa muhabirimizden baş yazarımıza kadar herkesin arkasında dururuz; ben bunu 28 Şubat’ta kanıtlamış bir yayın yönetmeniyim, burada hiç komplekse de kapılmam. Yeter ki hakaret olmasın, sıkıntılar olmasın, biz onları editoryal olarak karşılarız ama herkes de bu uzun soluklu koşuda. Bu havayı da ben alıyorum, gazetede böyle bir enerji ve değişimden kaynaklanan sinerji görüyorum.

Kadroda değişiklikler, genişleme olacak mı?
Ben Tayfun Devecioğlu’yla çalışan ekiple devam ediyorum ve edeceğim. Zaman zaman takviyeler ve değişiklikler olabilir. Bunları süreç içinde, yol haritasının bizim karşımıza çıkardığı ihtiyaçlara göre belirleriz. Yani öyle ‘Geldi, şunu yaptı, bunu yaptı…’ Ben böyle birisi değilim. Yine benim meslek kariyerime bakılırsa altı sene ben Ankara büro yöneticiliği yaptım. Bülent Ecevit’le savaş ortamında üç kez Saddam Hüseyin’e gittik. Türkiye’nin savaş politikasını alt üst eden bir yayıncılık yaptık. O zaman da Turgut Özal beni gazete sahibine şikâyet ederek yayınları engellemeye, gazeteden çıkarmaya uğraştı.  Bunlar gazetecilikte başa gelebilecek şeyler. Ama sizin haberiniz sağlamsa bunun sonuna kadar yanında durusunuz.  Dünyada bunun birçok örneği vardır.

Tayfun Bey’in bağlantısı kaldı mı gazeteyle?
Hayır, Tayfun Devecioğlu arkadaşımız gazeteden ve gruptan ayrıldı.

Peki bu ayrılıkta ‘Genelkurmay başkanının ayakkabısına pençe’ haberinin alakası var mı?
İsterseniz bunu Tayfun Bey’le konuşun. Ama tek bir haber, tek bir olay ya da tek bir neden, hiçbir zaman yayın yönetmenlerinin sonunu getirmiş olamaz.  1998’de benim sonumu da getiren pek çok faktör vardır. Çok güzel bir söz var. Genel yönetmenlerin en güçlü oldukları dönem birinci günleridir. İlk günleridir, sonları da belli değildir. Bu ucu açık bir görevdir. Bir günde yaparsınız, bir ayda, bir yılda, 10 yılda… Ama önemli olan her gün aynı heyecanla gazete yapmak, her gün başarıya koşmak. Garantisi yoktur bu işin. Ben de öyle geldim. Bir gün de kalsam en iyi Milliyet’i yapmaya çalışacağım. Dediğim gibi, yayın yönetmenleri asla tek bir nedenle gitmezler.

“GAZETEDE KADIN YÜZÜ EGEMEN OLACAK”

“Yayın dilinde ‘nefret söylemi’ denilen bir kavram var. Benim ombudsman’lığım döneminde çok önemsediğim bir değer. Bu yeni dönemde bunları sıfıra indireceğiz. Zaten çok azdır Milliyet’te, neredeyse yoktur. Çünkü Milliyet, kendini denetleyen birkaç gazeteden biri.

Şimdi en büyük performansı okur temsilcisinden bekliyorum. Okur temsilcisi bizi her gün, biraz laubali bir dille ya da argo tabirle, dövecek. Yani, biz gazeteyi kendi içimizde sürekli eleştirerek ilerleyeceğiz. Eleştirel bakış, sadece olaylara karşı değil, gazetede de her gün ‘neyi yapıyoruz, neyi yapamıyoruz, nerde hata yapmışız?’, ‘ başlıkta kışkırtma var mı?’, ‘başlık haber konseptinde birtakım yanlışlar yapılmış mı?’, ‘birtakım haberleri görmezlikten gelmiş miyiz?’, ‘nerde zayıf düşmüşüz?’ diye soracağız.  Bütün bunları, ombudsman izleyecek ve haftada bir kendi köşesinde yazacak. Bir kadın okur temsilcisi atadık. Bu da önemli. Yazı işlerinde de, kadın yöneticiler olacak. Gazeteye kadın yüzü egemen olacak. Ve bunu da kimler yapacak?  Kadın gazeteciler yapacak. Çok sayıda genç öğrenci alıyoruz üniversiteden. Benim bir de akademik beş yıllık uğraşlarım var. Kendi öğrencilerim var. Muhabir kaynağımız üniversiteler olacak. Hukuk altyapısı, diplomasi altyapısı, ekonomi altyapısı, sosyoloji altyapısı olan genç bir kadroyu stajyerlikten muhabirliğe şimdiden dönüştürmeye başladık. Ama bunların sayısı çoğalacak. Bu sayı gazetenin yüzüne yansıyacak. Sayfalarına yansıyacak. Konularımız ve ilgi alanlarımız da o genç tepkilere açık olacak.

Bu arada kültür-sanat sayfası açıyoruz. Açtık. Bir Milliyet klasiği olan ‘Düşünenlerin Düşüncesi’ sayfası hazırlıyoruz. Akademik dünya oraya yazı yazacak. Bir de spor üzerinde çalışıyoruz.”