Daha fazlası için tıklayın

Sahte haberler sardı dört bir yanımızı. Neredeyse artık hiçbir habere, içeriği ikinci bir kaynaktan teyit etmeden inanmamamız gerekiyor. Bir de üstüne aldatmacalı başlık gerçeği var. Bilgi çağında yaşadığımıza emin miyiz?
13.02.2018 - 16:05
0
paylaşım
İlk paylaşan sen ol!
Facebook
Twitter
-Share on LinkedIn
+
Nedir?

İnternetle birlikte bilgiye erişimimizin ne kadar kolaylaştığını bizzat yaşayıp görüyoruz. Haber öğrenmek için akşam ana haber bültenini ya da ertesi sabah çıkacak gazeteyi beklediğimiz günlerden, olayın yaşandığı anda tüm dünyanın takip ettiği döneme geçişi hep birlikte yaşadık. Erişmek istediğimiz her bilgiye o kadar kolay erişiyoruz ki! (Türkiye hariç mi desek? Vikipedi Türkiye’de hâlâ kapalı?)

Gelgelelim bu bilgi bolluğu elbette beraberinde sadece iyilik güzellik getirmedi. Her iyilik amaçlı kahramanın karşısında beliren dünyayı ele geçirme heveslisi kötü adam gibi bugünün dünyasının da fenalıkları var elbet. Bahsettiğimiz bu geniş bilgi dünyasına erişirken geçilen yollar fazla çetrefilli olabiliyor zaman zaman.

Daha fazlası için tıklayın

Küresel bir kara bulut: Sahte haber

Elbette en popüler başlık olan “sahte haberler” (ya da bilinen evrensel adıyla “fake news”) işin içine devlet yönetimlerinin de karışmasıyla dünya üzerine çöken bir kara bulut haline geldi. Aslında dijital medyadaki pek çok şey gibi, sahte habercilik de internetle birlikte başlayan bir şey değil. Hatta haberciliğin başladığı günlerden beri sahte haberlerin var olduğunu iddia edebiliriz. Savaş çıkaracak hale gelmiş midir bilmem ama yakın tarihimizden çok acı bir örneği hâlâ hatırlıyoruz. Tarihe 6/7 Eylül Olayları diye geçen hadisenin Selanik’teki Atatürk evine bomba atılması şeklindeki yalan haberin ardından gerçekleştiği ancak yıllar sonra itiraf edilebilmişti.

Sahte haberler, şimdilerde ise, başta ABD Başkanı Donald Trump olmak üzere birçok siyasetçinin dilinde. Trump, ülkenin en büyük yayın organlarına bu sebeple savaş açmış olsa da, yapılan araştırmalar en çok Trump destekçilerinin sahte haberleri desteklediğini ve büyüttüğünü gösteriyor. Bu yayılımın en büyük tetikleyicisi olarak da başta Facebook olmak üzere sosyal medya kanalları işaret ediliyor. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan bir eski Facebook çalışanı da Facebook’un reklam algoritması sebebiyle sahte haberleri destekleyen ve öne çıkaran yapısını itiraf etti ve özellikle politik dezenformasyonun önlenmesinde Facebook’un üstlenmesi gereken sorumluluklar olduğunu söyledi. Politikacıların uzun süredir devam eden savaşının yanında markalar da yavaş yavaş sessizliğini bozuyor. Son olarak Unilever, Facebook ve Google’ı sahte haberler ve marka güvenliği gibi konularda ciddi adımlar atmamaları halinde reklamlarını çekmekle tehdit etti.

Sorumluluk yalnızca yayıncılarda değil

Bu konunun Türkiye’ye yansımasını biraz daha geniş bir kapsamda değerlendirmek istiyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi sahte habercilik zaten çok uzun zamandır bu ülkenin bir gerçeği. Bir örnekle gidersek, spor gazetelerinin bir transfer dönemi boyunca yaptıkları spekülatif transfer hikayelerinin ancak yüzde 5 ila 10’u gerçekle ilişkilendirilebiliyor. Tamamen aldatmacaya yönelik içerik, masa başı haberler sektörün bir gerçeği olmuş durumda ve sektör çalışanları tarafından zaman zaman itiraf da ediliyor. Bu hali kabullenmişken üzerine bir de internet gazeteciliğiyle birlikte hayatımıza giren gerçek habere erişmenin güçlüğünü eklemeliyiz.

Daha fazlası için tıklayın

Bugüne kadar tüm medya kanalları önce içerik çatısını kurarak, gelir kapısı olarak da reklam alanlarını sunarak olgunluklarına erişti. Ancak dijital kanallarda maalesef bunun tam tersini gördük. Reklam alanı üretimi ve satışı için, bir sayfaya sığdırılmış haddinden fazla reklam, tüketicinin ilgisini çekip sayfa görüntülenmelerini artırmak için habercilik ilkelerinin tamamen göz ardı edildiği içerik üretimi, kullanıcı deneyimini yok sayan tasarımlar birer Türkiye gerçeği olmuş durumda. Tabii ki bunların hiçbiri için yayın organlarını tek başına suçlamamalıyız. Ekonomik olarak sürekli çalkantılarla yaşayan bir ülkede internet reklamcılığını büyütebilmek, bütçeleri artırabilmek için, reklamveren, ajans ve yayıncılar olarak hep birlikte bugünlere gelinmesine sebep olduk. İşin acısı, bugün gelinen noktada aynı oyuncular, bu kirlilikten şikayet edip bütçelerini ironik olarak global kanallara kaydırmayı sürdürüyor.

Yeter ki özgün, bilgilendirici ve eğlenceli olabilelim

Herkesin şapkasını öne koyup düşünmesinin zamanı geldi de geçiyor. İşin temeline dönüp, değerli ve özgün içeriğin öneminin tekrar altının çizilmesinin ve reklamveren – ajans cephesinin de işi hakkıyla yapanlara değerinin verildiğini görebilmeliyiz.

Tüketiciyi merkeze koyan, içeriği de pazarlamayı da iletişimi de bu eksende yapan oyunculara dönüşüme bir an önce destek çıkılması gerekiyor. Sadece trafik çeksin diye günde 50 tane flaş haber uyduran içerikçilerin de, trafiklerin flaş haberlerle şişirildiğini bile bile reklamlarıyla destek çıkan marka ve ajansların da artık doğruya dönme zamanı. Çünkü biliyoruz ki, yerel oyuncular bu çalkantılı dönemi doğru değerlendiremezlerse, global oyuncular kendilerine çeki düzen verdikten sonra daha da kuvvetlenecek ve pastadaki paylarını büyütecekler.

Özet mi? Flaş Flaş Flaş yazıp daha fazlası için tıklayın diye bağırmamıza hiç gerek yok. Kullanıcılar içeriğimizi de reklamımızı da tüketmeye hazırlar. Yeter ki özgün, kısıtlayıcı değil bilgilendirici, eğlendirici olabilelim. Gerisi kendi kendine gelecektir.