Cola Turka Cem Yılmaz’la özüne döndü

Bundan sonra her ay bu küçük köşede geçen ayın beğendiğim bir kampanyasına yer vereceğim. Geçen ay dikkatimi en çok çeken, en çok beğendiğim kampanya, Wunderman tarafından...

01.02.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Yahşi Batı hakkında çok şey söylenebilir. Her şeyden önce prodüksiyon kalitesi bakımından eli yüzü fazlasıyla düzgün bir film. Filme katılan Osmanlı sosu, Türk insanın son zamanlardaki yükselen eğilimlerden biri olan tarih merakını ensesinden yakalıyor. Zafer Algöz filmde göz kamaştırıcı bir oyunculuk performansı sergiliyor. ‘Amerikalı kovboylar nasıl Türkçe konuşacak?’ meselesine DVD devrine uygun ‘cin fikir’ bir çare bulunmuş. Film arası, jenerik gibi sinemada film izleme deneyimini zorlayan arızalara çok yaratıcı çözümler üretilmiş. Türk izleyicisinin western filmleri konusundaki birikiminden, kolektif hafızasından ustaca yararlanılmış. Süleyman Turan ve Yılmaz Köksal gibi yerli kovboy filmlerinin iki eski yıldızına misafir rollerde yer verilmesi, şık bir kadirşinaslık örneği. Filme, Cem Yılmaz mizahında pek rastlanmayan türden, bağlamına tam oturan, hiç sırıtmayan, hiç yadırganmayan sağlam politik mesajlar yerleştirilmiş.

Filmi övmek için bunlar gibi daha birçok neden sıralanabilir, ancak Yahşi Batı’nın çok temel bir problemi var. Bir komedi filmi olarak, bir Cem Yılmaz filmi olarak yeterince güldürmüyor. İzleyici filmden gülme konusunda yeterince tatmin olmadan çıkıyor. Benzer bir hisse AROG’u izledikten sonra da kapılmıştım. Bu, meselenin tek tek işlerden kaynaklanmadığını, ortada daha ‘yapısal’ bir problem olduğunu gösteriyor.

Ben bu ‘yeterince güldürmeme’ halinin, biri içsel diğeri dışsal iki temel nedenden kaynaklandığını düşünüyorum. Dışsal neden, Cem Yılmaz filmlerinin izleyici tarafından, başta Recep İvedik olmak üzere, seyirciyi espri bombardımanına tutan başka filmlerle kıyaslanması. Aslında sorunu görmek için başka filmlerle kıyaslama yapmaya ihtiyaç yok. Cem Yılmaz’ın GORA filmi de bu kahkaha bombardımanı işini fazlasıyla başarıyordu. Bu durum bizi ‘içsel’ dediğim ikinci nedene götürüyor: Cem Yılmaz mizahı, bir mizahçının başına gelebilecek en kötü tehlikeyle, ‘öngörülebilirlik’ tehdidiyle karşı karşıya. İzleyici, Cem Yılmaz’ın hangi durumda ne yapabileceğini ya da ne söyleyebileceğini birebir bilemese de aşağı yukarı tahmin edebiliyor. Böylece Cem Yılmaz mizahı, çok önemli bir silahtan, şaşırtıcılık ve sürpriz etkisinden mahrum kalıyor.

Bu aslında her komedyenin önünde sonunda karşı karşıya kaldığı bir problem ve bu derde deva olacak mucizevi bir formül de yok. Belki başka mizahçılarla birlikte çalışmak, işbirliği yapmak bir çıkış yolu olabilir. Cem Yılmaz’ın en başarılı, en çok akılda kalan, en çok güldüren tiplerinin bazılarının Yılmaz Erdoğan’la yaptığı işbirliklerinden doğduğunu hatırlarsak, bu çözümün geçerliliği daha iyi anlaşılır.

Daha önceki bir yazımda Cem Yılmaz’ın böyle bir işbirliğini Umut Sarıkaya ile yapabileceğini söylemiştim. Umut Sarıkaya veya başka bir isimle birlikte çalışma seçeneğinin önüne çıkabilecek en büyük engel ise, Cem Yılmaz’ın çalışma tarzı. Cem Yılmaz büyük yeteneklerinin kendisine kazandırdığı temel bir özellik olarak, birçok şeyi kendi başına yapmayı ve tek başına birçok iş üstlenmeyi seven bir star. Filmlerinde hem senaristliği, hem birkaç temel rolü, hem de yönetmenliği üstlenebiliyor – bazen tutup müzikleri de kendisi yapıyor. Kuşkusuz bu durum, Cem Yılmaz gibi büyük bir yeteneğin ellerinde çoğu zaman çok iyi işleyen bir tarz, ancak yapılan işe başkaları tarafından yapılacak katkıları asgariye indirmek gibi bir dezavantaj barındırıyor. Son filminde yönetmenlik koltuğunu tümüyle Ömer Faruk Sorak’a terk ettiğini görmek ise bu çerçevede iyi bir haber bence.

Yukarıda özellikle anmadım, sona sakladım. Cem Yılmaz’ın Yahşi Batı filminde başardığı en büyük işlerden biri, Cola Turka ile yaptığı işbirliği. Bu iş, ürün yerleştirme konusunda ders kitaplarına girebilecek kadar başarılı bir çalışma. ‘Kolayı aslında Türkler bulmuş’ fikri hem filmin senaryosuna, filmdeki Amerikalılara meydan okuyan atmosfere cuk oturuyor, hem de popüler kültürümüzde dolaşan buna benzer birçok iddia ile (ilk bilmem neyi Türkler yapmış) ‘benzeştiği’ için izleyici tarafından kolayca ‘anlaşılabilecek’ bir önerme.
Bu ürün yerleştirme çalışmasının dayandığı meydan okuma fikri ise, uzun süredir yumuşak bir iletişim stratejisi izleyen Cola Turka’nın, 2003 yazında başlattığı lansman kampanyasında ortaya koyduğu marka özüne geri döndüğünü gösteriyor. Demek ki markaların da bir ruhu varmış ve o ruh kolay kolay ölmezmiş. Demek ki toplum nezdinde yarattığımız genel algıdan ne kadar uzaklaşmaya çalışırsak çalışalım olmuyor, sonunda o terk ettiğimiz noktaya geri dönüyoruz. Demek ki markamıza yeni bir algı kazandıracaksak bile, eski marka algısını tümüyle bir kenara bırakmak, öyle bir algı hiç yokmuş gibi davranmak doğru bir yol değil, yeni algıyı inşa etmek için de eski algıdan yola çıkmalıyız. Yahşi Batı da Cola Turka için bunu başarıyor.

Ayın kampanyası: Türkiye’nin YENİ iletişim devi

Bundan sonra her ay bu küçük köşede geçen ayın beğendiğim bir kampanyasına yer vereceğim. Geçen ay dikkatimi en çok çeken, en çok beğendiğim kampanya, Wunderman tarafından Yeni Rakı için hazırlanan ‘Türkiye’nin YENİ iletişim devi’ çalışması.

2006 yılında Cannes Reklam Festivali’nde Axe’ın global versiyonu Lynx markası için Avustralya pazarında hazırlanan bir kampanya büyük ödül almıştı. Bu kampanyada deodorant markası Lynx bir havayolu şirketi gibi konumlandırılmıştı.

Yeni Rakı da bu yeni kampanyasında, bir iletişim şirketi, daha doğrusu bir GSM operatörü gibi konumlandırılmış. Bu kampanya, hem alkollü içkiler konusundaki iletişim yasaklarının etrafından şık bir hareketle dolaştığı (belki biraz da bu yasaklarla dalgasını geçtiği), hem rakı ürününün en temel faydalarından birini (muhabbet) hoş bir mesajla tüketiciye hatırlattığı, hem GSM markalarının tüketici nezdinde yarattığı büyük ilgiden çaktırmadan istifade ettiği, hem de farklı bir iletişim yoluyla rakipleri arasından sıyrılmayı başardığı için tebrik edilmeyi hak ediyor. Gerçekten ‘büyük’sünüz!