Claudia’nın TV dünyası

Kanallar arası rekabet ve fragmantasyon baskısı altında, dizilerin riskli prodüksiyon maliyetleri televizyon yönetimlerinin korkulu rüyası haline geliyor.
01.08.2013 - 09:48
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Claudia Rosencrantz 1995 yılında ünlü İngiliz kanalı ITV’de eğlence programlarından sorumlu olarak işe başladığında sadece kanalı değil, televizyon yayıncılığını da derinden etkileyeceğinin farkında değildi.

1998’deki ilk hiti ‘Who wants to be a millionaire’in ardından Pop Idol, Popstar, Dancing on ice, Britain’s got talent gibi mega formatları yayına alarak milyonları ekrana kilitleyecekti. Yıllarca İngilizler, acaba Claudia bu sezon ne yapacak derken, en büyük sürprizi 2002’de Pop Idol’ın jurisine koyduğu Simon Cowell olacaktı.

“8 yıl zirvede kalan ‘Idol’ tarihi başarı yakaladı”

‘Idol’ sadece Ingiltere’de değil, Cowell’ın sivri dilinin de yardımıyla Amerika’da da 8 sene zirvede kalarak tarihi bir başarıya imza attı. Ardından gelen X-Factor ise fırtınayı adeta bir kasırgaya dönüştürdü.

Cowell’ın yanısıra Avrupa’nın kuzeyinde John De Mol de değişimin bir diğer kahramanı oluyor, Big Brother ve The Voice gibi formatlarla milyonları ekran başında kilitliyordu.

Kitlelerin programlara bu kadar tutkuyla bağlanmasının pek çok sebebi vardı. Plastik ve ulaşılmaz programların yerine, ‘reel bir hayat’ ekrana taşınıyordu. Bu gerçeklik ve katılımcıların dramatik hayat hikâyeleri magazin dünyasına yepyeni malzemeler yaratıyor, programın rüzgarı hafta boyunca sürüyordu.

Ancak seyirciler için belki de en önemlisi, beyaz ekranın ‘dokunulabilir’ olmasıydı. Herkesin elinde güçlü bir ikinci kumanda vardı artık: Cep telefonları. SMS oylamalarıyla başlayan etkileşim, ilerleyen yıllarda sosyal medya üzerinde dev diyalog bulutları oluşturmaya başladı. Yayın esnasında başta Twitter olmak üzere tüm platformlarda yarışmacılarla seyirciler kaynaşıyor, oylamalar yürütülüyor ve bu etkileşim tek bir ekranda değil, ekranlar üzerinden dalga dalga yayılıyordu.

Doğal olarak pazarlama dünyası, bu bulutun enerjisinden faydalanma fırsatını kaçırmadı. Önceleri ufak sponsorluk ve program içi görünürlük ile başlayan yatırımlar özellikle son iki yılda şekil değiştirerek dev iletişim makinalarına dönüşüverdi.

Bu makinaların gücünü ve sınırları test eden iki örnek Amerika ve Hollanda’dan geldi. ‘X-Factor/Pepsi’ ve ‘The Voice of Holland/Vodafone’ ortaklıkları, markaların bu dünyada neler yapabileceğine dair ödüllü vakalar yarattılar.

“Dizilerin riskli maliyetleri televizyon yönetimlerini korkutuyor”

Rüzgar önümüzdeki yıllarda güçlenerek esmeye devam edecek gibi gözüküyor. Zira kanallar arası rekabet ve fragmantasyon baskısı altında, dizilerin riskli prodüksiyon maliyetleri televizyon yönetimlerinin korkulu rüyası haline geliyor. Oysa mega formatlar ve hatta düşük bütçeli alternatifler prototip maliyetini dengelemek için eşsiz bir fırsat sunuyor. Üstüne üstlük reklamverenlerin her geçen gün artan iştahı, kuşak dışı reklam gelirlerini de destekliyor.

Markalar cephesinde televizyon dramalarına kıyasla gemiye binebilmek daha kolay. Basit bir advertorial bile kalabalık kuşakların dışında dikkat çekmek için iyi bir fırsat olarak algılanıyor. Ama yatırımın uzun vadeli dönüşünü sağlayabilmek için planlı ve geniş kapsamlı bir yol haritası ile ilerlemek gerekiyor. Milyonlar ekran başındayken ve özellikle sosyal medya odaklı etkileşim bu kadar güçlenmişken ülkemizde henüz bunu başarabilen bir marka var mı? Büyük bir soru işareti ve tartışma işte tam bu noktada başlıyor.