Bu dijital neyin kafası ola ki?

Dijital ve gelenekselin kavgası BWI’da sürüyor.

21.11.2015 - 15:57 | Arzu Nilay Kocasu

Bu dijital neyin kafası ola ki?
24
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Brand Week Istanbul’un son günü Brand Academy Day’in öğleden sonraki oturumları Unilever Ev ve Kişisel Bakım Ürünlerinden Sorumlu Başkan Yardımcısı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Marka Okulu Öğretim Görevlisi Şükrü Dinçer’in sunumuyla başladı. “Karışan Çizgiler – Geleceğin Hikâyesi” başlıklı sunumunu yapan Dinçer, “iki insani gerçek”ten bahsetti ve Dove’un hikâyesini anlattı.

Bu dijital neyin kafası ola ki?

Dinçer’in odağa aldığı iki insani gerçek:

  1. İnsan beyni sürekli aktif muhakeme yapmaya ve yeni bilgi işlemeye yatkın değildir. Markalar sürekli düşünmek külfetinden bizi kurtararak hayatımızı kolaylaştırırlar.
  2. İnsan beyni görmediğini gördükleri üzerinden öngörmeye meyillidir. Hayatı geriye doğru anlarız ancak ancak ileriye doğru yaşayabiliriz. Markalar bize geleceğe dönük hikâyeler sunarlar ve bize daha iyi bir gelecek vaat ederler.

Ardından Dove’un güzellik normlarını yıktığı, güzelliğin insanların zihnindeki algısını genişlettiği, sınırlardan kurtarmayı amaçladığı iletişim stratejisi üzerinden markanın hikâyesini konuklarla paylaştı.

…ve KAFA sahnede

Şükrü Dinçer’in ardından sahne sırası Brand Week Istanbul boyunca “dijital”in karşısında boynu bükük kalan gelenekselin gündemi en çok meşgul eden temsilcilerinden Kafa’nın yazar kadrosundaydı.

Kafa’nın kurucusu, gazeteci Candaş Tolga Işık’la birlikte derginin yazarlarından reklamcı Levent Erden, fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel ve radyocu Nihat Sırdar’ı buluşturan oturum Levent Erden’in gayriihtiyari şekillenen moderatörlüğü ile gerçekleşti.

Bu dijital neyin kafası ola ki?

Sohbetten satır başları

Kafa’nın nasıl bir kafa olduğunu anlatan dört ismin sohbetinden çıkan satırbaşları şöyle:

Levent Erden: “Geleneksel ölüyor.” Candaş sen nasıl dirilttin bu “geleneksel”i?

Candaş Tolga Işık: Herhangi bir şeye öldü demek çok iddialı değil mi hocam? Öldü demek artık hiçbir işe yaramıyor demek. Bunu kabul etmiyorum. Ben 10 yıldır gazetecilik yapıyorum. O tarihteki Türkiye ile bugünkü arasında 50 sene gibi fark var. Yıllar içinde gördüğüm şuydu. Kafa’yı hayal ederken de bunu düşündüm; insanların artık ellerinde tuttukları, adına “gazete” denen o materyalden nefret ettiklerini düşünüyorum. Artık yanınıza aldığınız materyalin sizi mutlu edecek şeyler olması gerekiyor.

Gazetecilik kariyerimdeki birikimimi riske ettim. Ataol Behramoğlu ve Sunay Akın’ın çok desteği oldu. İkinci, üçüncü sayının sonunda işler çok iyi gitmeye başladı. 40-50 bin satar olduk. Biz bugün günlük gazetelerin birçoğundan daha fazla KAFA satıyoruz. Zaman içinde etkinliği arttı ve Türkiye’nin çok değerli insanları bu derginin bir parçası oldu.

LE: Peki, Dilan sen fotoğrafçısın. Neden yazıyorsun canım?

Dilan Bozyel: Çektiğim fotoğrafın hikâyesini anlatıyorum. “140 karakterle” benim bunu anlatmam çok zor. Beni takip eden insanlar benim o fotoğrafı çektiğimde ne hissettiğimi soruyorlar. Ben de bu yüzden yazıyorum.

LE: Nihat Sırdar sen konuşan adamsın. Çok da konuşuyorsun. Nasıl zaman buluyorsun yazıya?

Nihat Sırdar: Radyoda konuşmak, sözün uçması duygusu epey enteresan. Best FM’de çalışıyordum. İktidar değişti kovuldum. Vatan’da yazmaya başladım. Yazı yazmaya başladığımda gördüm ki yazınca bambaşka tepkiler alıyorsunuz. Vatan’da başladığımda şimdi adını vermeyeceğim bir gazeteci “Köşe yazarı olmak Allah’ın sopasını elinde tutmaktır.” demişti. Ben de bunlar delirmiş deyip geçmiştim.

Ben radyoda Milli Eğitim Bakanı hakkında konuştum diyelim -o dönem bakan Erkan Mumcu’ydu- RTÜK’ten uyarı gelir, bir yandan da hukuki süreç işlerdi. Gazeteye yazdım Erkan Mumcu hakkında bir gün. Cumartesi sabah 8.00’de telefon çaldı. Kim bu ya falan derken “Bir saniye bakan beyi bağlıyorum” dediler. Bir baktım bakanla telefondayım. “Nihat Bey şöyle şöyle” diye konuşan insanlar oldu yazarlıktan sonra. Radyodayken “O radyocu var ya, Nihat mı ne?” şekildeydi bu arada… Ben hep semt öyküleri yazmak istedim. Kafa’da onları yazma fırsatı buldum, Candaş sağ olsun. Nereye gittimse TMSF el koydu ben de kovuldum. Kafa’ya da el konulmazsa devam…

CTI: Abi ağzını hayra aç aman.

NS: Benim hissettiğim şu. İnsanlar gerçekten özlemiş, o yüzden bu kadar başarılı oldu Kafa. Bir de şunu eklemek istiyorum. Candaş hep romantik romantik anlatıyor, “Arkadaşlarımı abilerimi aradım. Dergi çıkarıyorum, yazar mısınız?” falan dedim diyor, yalan. Şöyle oldu: “Alo. Dergi var. Yazıyorsun.”

CTI: Levent Abi ben bir şey soracağım. Sen niye bizde yazıyorsun yahu? Şöhrete ihtiyacın yok, para desen koyacak yerin kalmamış…

LE: Yalan. Şöhrete ihtiyacım var oğlum, ben 60’ıma geldim. Para da lazım. Söylediğin para nerede ben bilmiyorum… Neyse şakası bir yana. Ben son 15 yıldır dijital lafından iğreniyorum. Bunun 1 le 0’la alakası yok. İş interaktif olmakta sadece. Ben sağda solda yazıyordum. Sopa zoruyla yazdım hep. Konularım hep çocuklarla olan ilişkimden hareketle şekillendi. Onları yazmak istedim. Üç çocuğum var hiç karım yok bu arada. Çocuğunun önüne restorana gittiğinde iPad atan adamlar var. Ben çocuğuma binlerce bölüm masal anlattım. O yüzden yazıyor bu işten müthiş bir keyif alıyorum. Şu önemli ve konuşulması gereken bir konu aslında. Standart “emlakçı reklamcılığının” bittiğinin göstergesi Kafa’daki reklamlar. Gelenekseldeki nasıl denir, “engageing” şey nasıl oluyor?

CTI: Reklam almamız gerekiyordu, doğruya doğru. İş adamları kafa okuru çıktılar. Destek vermek istediler. “Kafa’yla reklam anlaşması yapalım” dediler, tamam dedik. “500 TL verelim sayfasına” dediler. Parayla ölçmüyoruz sayfaları eyvallah ama 500 lira ayıptır be abi. Almam deyip insanları kovmadık tabii. Dedik ki bu bir edebiyat dergisi. Öykü şiir karikatür var… Biz sizin öykülerini yazacağız. Siz ne söylemek istediğinizi söyleyin, biz bunu edebi bir formatta yapacağız. İlk olarak Ülker kabul etti, teşekkür etmemiz gerekir.

Benim yazım çok çıkmaz dergide. Bir gün bir okur elinde dergiyle gelip imzalamamı istedi bir yazıyı. Çikolatalı gofret yazısıydı. Dedim ki bu reklam. Nasıl ya, bunu ben çok samimi bir öykü olarak okudum. Bizim “reklamımız” da böyle oldu yani. Benden bir tavsiye olsun: Ürünlerinizin koca koca fotoğraflarını basıp altına saçma sapan “marka promise”lerinizi yazmak falan işi hikâye. Paranızı böyle şeylere harcamayın…