‘Baskın’ı reklamlarda çalıştığım insanlarla çektim’

Korku sineması, Baskın ve reklamlar...

14.12.2015 - 11:52 | Arzu Nilay Kocasu

Can Evrenol söyleşi
14
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

IKEA, Falım, Sütaş, Digiturk ve daha pek çok markanın reklam yönetmenliğini üstlenen Can Evrenol, festivallerle terbiye edilmiş kısa film geçmişinin ardından Baskın ile uzun metraj evrenine ilk adımı attı. Dünya prömiyeri Toronto Film Festivali’nde yapılan ve 1 Ocak 2016’da Türkiye’deki seyircileriyle buluşacak filmin yönetmeniyle sinemayı, reklamları ve Baskın’ı konuştuk.

Sinema filminde yöneten ile izleyen arasında hissedilen bağ reklam filminde yok. Hal böyleyken, sinema yönetmenliği doğuştan gelen bir vasıf gibi belirirken, reklam yönetmenliği daha ziyade olunan bir şey gibi beliriyor. Bir insan neden, nasıl reklam filmi yönetmeni olmak ister?

Dediğiniz güzel ama aslında pek öyle değil. Öyle olan örnekleri kadar olmayanları da çok. Film Colony’deki yapımcım Tolga Erener “Yönetmen doğuyor abi insan” derdi, benim de çok hoşuma giderdi bu laf. Yönetmenlikte işin büyük kısmı insan ilişkileri, en azından bizde böyle olduğunu söyleyebilirim.

Öte yandan “yönetmen doğmuş” denilen, çok saygı gören, işinden keyif alınan, ekol olan ve hakikaten reklam yapmaktan başka şeyle ilgilenmeyen adamlar da var. Özellikle mesela sinema camiası tanıyamayabiliyor bu isimleri sektörler farklı olunca ama hemen aklıma gelen Can Ulukay var Atlantik Film’den. Hiç uzun metrajı yok ama karizması ve yeteneğiyle, insanların ona duyduğu ilgiyle tam bu kıyafeti giyen bir adam. Reha Erdem var mesela, o da hem reklam hem uzun metraj çekiyor.

Bu ikilik sektörün de zaman içinde şekil değiştirmesiyle ilgili olabilir mi?

Sektör değişmiş durumda, 1990-2000’lerin başındaki sektör yok şu anda. Ben de bana anlatılanlardan biliyorum; o zaman dönen paralar, çekim süreleri, kafa yapıları artık yok. Çok daha çekingen ve müşteriyi memnun etme odaklı ilerliyor işler. O nedenle de şu sıralar Reha Erdem gibi bir reklam yönetmeni var mı yok mu tartışılır ama sektörde sadece reklam çeken ve başka bir şeyle ilgilenmeyen birçok arkadaşım var. Çok da yetenekli ve karizmatik bunların bazıları.

Siz neden başladınız reklam yönetmenliğine?

Çünkü kısa filmimi çektikten sonra birisinin önüme parayı koyup “Haydi gel bizim senaryomuzu çek uzun metraj” demesini bekliyordum ama olmadı. Bir film daha çektim, sonra bir tane daha… Baktım bir şey olduğu yok; ne yapacağım, nasıl yapacağım, mesleğim ne olacak, nasıl para kazanacağım diye düşünür oldum. Sonra Reha Erdem İspanya’da bir festivalde kısa filmim “To My Mother and Father”ı izliyor, ben ona e-mail atıyorum, o da “Gel konuşalım reklam yönetmenliği yapmak ister misin?” diyor ve olaylar gelişiyor.

O kısayı izleyip reklam yönetmenliği teklif etmek beklenmedik bir hareket olmuş.

İşte Reha Erdem ile Ömer Atay’ın karizmaları da orada. Biraz da onların eskisi kadar yoğun olmadıkları bir dönemlerine denk geldiğim için tabii. Orada bir şeyler yapmaya çalıştım, Yemek Sepeti reklamı ödül aldıktan sonra devam ettim ama istediğim çarkı tutturamadım. Bir de Ömer Atay sahaya inen bir adam değil tabii, sahada başka insanlarlasın sen; Reha Erdem, Ömer Atay yok.

Biraz daha fazla iş yapacağım bir yere geçeyim diye Film Colony’e gittim. Orada epey bir iş çektik, çok güzel bir sinerji yakaladık. İki yapımcı arkadaş ve ben, üç kafadar film çeker gibi olduk. Zaten Jujitsu’dan tanıdığım bir adamdı Tolga Erener, bana da teklifi o getirmişti. Uzun metrajdan sonra onlar farklı bir yapılanmaya gittiler, olaylar değişti, ben de başka bir şeyler denemedik istedim. Şimdi de bir senedir Depo’ylayım.

Türkiye’den öteye bakınca yönetmenleri sahnenin önüne çıkarmaya çalışan yaratıcı bir çaba var görüyoruz. Uluslararası planda nasıl bir tabiata tâbi yönetmenlik?

Oradaki sektörlerde hiç bulunmadım, ortamları dahil olduğum kadarıyla biliyorum –ki hep biraz dışarıda konumlandırmaya çalıştım kendimi. Ama genel olarak şunu söyleyebilirim; yurtdışındaki film festivallerine film çekmiş ve iyi işler ortaya koymuş pek çok yönetmen, bir yandan başka işler yaparken, diğer yandan da “parasızlıktan kırılıyoruz” diye devamlı bir şikayet edebiyatındalardı. Böyle bir kafa var açıkçası. Bilmiyorum, maddi olarak daha rahat olan yönetmenler ilk filmlerinden sonra festivallere çok da uğramıyorlar belki de ama ilk yönetmenliklerini yapanlar arasında öyle bir muhabbet var, sinemacılar arasında.

Can Evrenol söyleşiReklam yönetmenleri cephesinde durum nedir?

Reklam çekmiş ama uzun metraj çekenler de var. Onu sınıflandırmak zor. Bence, hakikaten biraz klişe olacak ama, reklam yönetmenliği ile sinema yönetmenliği biraz farklı şeyler. Benim de reklam yönetmenliğini kıvırmam epey bir şans oldu. Dipten girsem ne kadar ilerlerdim bilmiyorum. Atlantik gibi bir yer, böyle kafalarımızın uyuştuğu, sinema aracılığıyla ilişki kurduğumuz… Güven ilişkisi de oluşunca işler daha farklı gelişti galiba benim için. Belki herhangi bir yerde asistanlıktan başlasaydım böyle olmazdı.

Bu biraz da reklamın doğasında var, Türkiye’de daha fazla var hatta: İnsanlar etiketlere biraz fazla takılıyorlar ama işin doğası da bu, reklam yani. Onun için böyle olması gerekiyordu herhalde, şikayetçi değilim.

Bir kere reklam yönetmeni oldunuz… Ne gibi kazançları var mesleğin, maaşı bir kenara koyunca?

Öncelikle reklam yönetmenliği herkesin hoşuna giden, prestijli bir iş. Bir de sektördekiler daima zamanla çok senkronize insanlar. O nedenle de bir sürü kafa dengi arkadaş ediniyor ve kendi ekibinizi kurma şansına erişiyorsunuz. Benim açımdan bu bağlamda çok iyi oldu. Baskın’ı reklamlarda tanıştığım insanlarla çektim.

Ya sıkıntılar?

Reklam çekmekten, o kalıplara girmekten hem düşünce hem zanaat açısından iyice kalıplaşmış, girdikleri kalıplara sıkışmış insanlar da var. Benim de kendimi bir adım geride tutmaya çalışmamın sebebi bu.

Bir yanda kendi kendinize yazıp yönettiğiniz bir “auteur” evreni, öte yanda ajans ile müşteri arasında pişmiş senaryoların olduğu bir reklam evreni. Yeterince müdahale edememek rahatsız edici bir his olmalı.

Evet, artık onu hiç umursamayıp -daha doğrusu onu belirli bir iş bilinciyle, bir de başladığın işi en iyi şekilde bitirme hissiyatıyla umursamaya başlayıp- yaptığın işe başka bir şekilde sarılıyorsun. Yemek Sepeti’nin senaryosu önüme ilk geldiğinde “Ya ben bunu yapmayayım, nedir bu saçma sapan bir şey” demiştim. Sonra hem çekerken çok eğlendim hem çok beğenilip ödül kazandı. “Ulan…” dedim, “…ben bir daha hiçbir karar vermeyeyim bu konularda, önüme ne gelirse yapayım.” Çok aşırı, saçma sapan şeyler olmadıkça reklam reddetmem, seçmem.

Hiç beklemediğin reklamlarda çok eğleniyorsun. Geçen bir seneyi düşünüyorum da, pek çok ünlüyle, bir dolu oyuncaklı reklam çektik. Yine de en çok Şevval Sam’lı halı reklamını seviyorum. Bir sebepten o reklamın çekilme süreci en eğlencelisi, en güzeliydi.

Bir reklam yönetmeni olarak birlikte çalışmak isteyeceğiniz markalar, sektörler hangileri?

Araba, alkol reklamı çekmek isterdim. RedBull, Jagermeister gibi markaları da… ama Türkiye’deki sektör neyi, kimi çekersen çek birbirine benzeyen, benzer espriler üzerinden kurgulanmış reklam filmleriyle ilerliyor. Tamamı değil ama yüzde 80’i böyle filmlerden oluştuğu için ben de biraz o kalıplara girip boşverdim böyle şeyler istemeyi. Ama denk gelirse isterim tabii ki.

Çok beğendiğiniz bir reklam?

Nike’ın “There will be haters” kampanyası enteresandı. Bir yandan kıl oldum bu kadar ahlaksız olmasına; Suarez gibi, insanları ısıran bir futbolcuya “Bırak senden nefret etsinler, idolsün sen” diyen bir kafası vardı reklamı ama bir yandan da modern ve o kafayı da anlıyorum aslında. Tarz olarak epey havalı bir reklam.

Bir de sektörde herkesin birbirine örnek gösterdiği bazı reklamlar vardır, Boss’un Keel Walk’u da onlardan biridir benim için, onu da severim.

Reklamdan sinemaya bir klişeyle geçeyim: Türkiye’de korku sineması nereye gidiyor?

Bilmiyorum, benim için de bir enigma bu.

Belki de artık biraz fazla tektipleşmedi mi?

Bunlara cevap vermek istemiyorum aslında, meslektaşlarımla ilgili konuşmuş olacağım cevap verirsem. Zaten mevzubahis filmler benim çok sevdiğim, tarzım olan filmler değil. Özgür Bakar’ın filmlerini izliyorum; arkadaşım, çok severim, çok komik bir heriftir.

Bence bu işler komediyle paralel gidiyor. Şu anda Türkiye’de doğru dürüst bir komedi filmi olmadığı için de doğru dürüst bir korku filmi yok bence. İyi bir komedi filmi yapılmıyor ki iyi bir korku filmi yapılsın. Çok daha farklı, çok daha ucuz yaklaşılıyor olaya. Özgür ile hep konuşuruz bunu, o da parasını bu işten kazanan ve hep “keşke yapımcılar benden daha farklı şeyler isteseler” diyen bir adam.

Yapımcı unsuru da var yani meselede.

Müşteri. Reklamda da öyle. Ajanslar suçlanır genelde ama o da müşteriyi tatmin etmek için öyle yapıyor. Türkiye’nin genel kültüründen, son 10 ila 30 yıldaki yozlaşmışlığından gelen bir tekdüzelik var. Tüm o sansürcü zihniyetler; devlet sansürü, baba sansürü, kafa sansürü… Sebep bu olabilir diye düşünüyorum.

Belki bir tür sıkışması, karmaşası da söz konusu.

Genel olarak, dünyada, korku sineması dediğiniz şey, içinde çok farklı öğeler barındırır. Testere ve The Shining ile Ash versus Evil Dead ve The Walking Dead birbirinden farklı yapımlar. Ciddiyet ve karanlık seviyeleri farklı. Biri tamamen korkutmayı amaçlarken öbürü, John Carpenter gibi, korkutmaktan ziyade dehşeti anlatmayı tercih ediyor. Kimisi korku komedi yapıyor –
ki orada ayarı tutturmak zordur. Kimisi Kuzuların Sessizliği gibi daha gerilim, kimisi Testere ve Hostel gibi daha pornografik işler. Onlar için tür, kendi içinde çok fazla dallanıp budaklanıyor.

Türkiye’de?

Türkiye’de şöyle garip bir şey var. İngilizce’de “horror” dehşet demek, İspanyolca’da “terror” daha farklı bir anlama karşılık geliyor. Bir Türkçe’de direkt “korku filmi” diyoruz. “Bu beni korkutmadı” diyoruz mesela. Belirli bir yaştan sonra televizyon ekranında gördüğün bir şeyden ne kadar korkabilirsin ki zaten? Dehşet edebiyatını kullanarak meramını anlatma, içindeki isyanı dökme yani Heavy Metal anlayışı pek yok herhalde Türkiye’de.

Bugün karşı karşıya olduğumuz sansür kafasını bir kenara koyalım; 80’lerde Türkiye’de özelleştirme, cinsellik zirvedeyken de korku sineması yoktu. Metallica, albümleri en çok satan gruplardan ve Stephen King en çok okunan yazarlardan biriyken de yine korku denilince bir tür komediye kaçıyordu iş. Yine de Süper Korku dergisi vardı, L-Manyak ve Lombak’ta çok psikopat hikâyeler oluyordu; belki de zamanla iş o noktaya gidecekti ama olmadı. Kültürümüzde yok pek.

Can Evrenol söyleşi

Neyle alakalı bu çizgiyi oturtmak?

Bu, içerikten çok tavırla alakalı. Fransız korku sinemasının son 15 senesine bakın mesela. Folk kültüründen gelen bir unsur yok; sokaktaki çatışmalardan gelen çok sert bir tavır var. Eli Roth’un yaptığı işkence pornografisini alıp, içine espri katmadan, çok ciddi ve iyi bir şekilde farklı bir şey koydular ortaya. Yine de Frontière(s)’in içeriği The Texas Chainsaw Massacre’ınkisiyle aynı ama Fransızlar o içeriği Fransızca işlemişler. Biz de Türkçe işleyebiliriz ama illa cin koymamıza gerek yok. Tavırla alakalı.

Kültür meselesi bir yana, bu türün bugünkü halinin bir sebebi de meşrulaşamamş olması, akademik düzlemde de rüştünü tam olarak ispat edememiş olması olabilir mi?

Bu dünya sinemasında da biraz böyledir, korkunun tabiatında vardır bu. Heavy Metal bir iş yaptığında klasik müzikçiler biraz ters bakar. Hangisinden keyif alıyorsan ona yakın olursun ama Heavy Metal’i çöp olarak değerlendiren kafanın karşılığı aslında bu bahsettiğimiz. Korku sinemasına gelene kadar, birçok iyi aksiyon filmini filmden saymayan tavırlar görüp şaşırdığım oluyor.

Transformers gibi yapımları eleştirirken bile, bizatihi filmi eleştirmek yerine tamamen kapitalizm üzerinden eleştirip filmi çöp sayanlar var. Tamam ben de sevmiyorum Transformers’ı, sadece ileri sarıp dövüş ve robot sahnelerine bakıyorum ama yine de bazı çok saygıdeğer Türk sinema otoritelerinin yazılarını okuduğumda da şaşırıyorum, olay bu değil yani, sinemaya daha geniş bir açıyla bakmak gerekir.

Baskın metrajını kısadan uzuna terfi ettirmiş bir film. Nasıl bir niyetle ortaya çıktı?

Ben Sandık, Baskın, To My Father And Mother’ı daha büyük bir şeyin parçası olarak yazdım ama o daha büyük şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Baskın’ın her şeyini Cem Özüduru ile beraber yaptık. Filmi de dört arkadaş yazdık. Baskın küçükken gördüğüm bazı rüyalardan hareketle giriştiğim bir proje. Kısa filmden ilham geldi, sonra arkadaşlarla yaptığımız beyin fırtınalarıyla süreç başladı. Çok saygı duyduğumuz, sevdiğimiz ve yolundan gitmek istediğimiz bir sinematografiyle başlayıp daha sonra onu bir aşırılık edebiyatına dökmek istedik aslında biraz. Filmi ortadan kırmak gibi. Böyle hislerle, deneylerle yola çıktık.

Şimdi son durum nedir siz ve Baskın için?
Baskın ile harcadığımız parayı çıkartıyor gibiyiz -ki bu da büyük başarı. Çok iyi bir gişe geçirmesek bile filmin parasını yurtdışından çıkardık, diğer yarısı da buradan çıkar gibi. Sonraki kâr şans, hiç anladığım konular değil yapımcımız Şantiye Film’e güveniyoruz o konuda.

Ben Los Angeles’ta WME ile bir anlaşma imzaladım. WME benim ajansım olarak bana bazı senaryolar yolluyor, kısa vadede Los Angeles’a gidip orada bir şeyler deneme planım var.

Ufukta başka uzun metrajlar var mı?

Var, Cem Özüduru ile hazırlıyoruz şu anda bir tane: Ev Kadını. 10 sene önce uzaylılar tarafından kaçırıldığına inanan orta yaşlı bir kadının hikâyesi.

Ne zamana?

Baskın’ı dört ayda çektik. Ha desek altı ayda çekeriz diye düşünüyorum bunu da. Konsantrasyonum çabuk dağılır benim. Uzun metrajı kotaracak kadar dikkatimi toplayabiliyorum ama bazı şeyler lazım. Biz Baskın’ın ön prodüksiyon sürecini bir ayda tamamladık. Filmi de 28 gecede çektik gündüz çekimi yoktu. Post prodüksiyon 2,5 ay sürdü. 4,5 ayda da Blue-Ray’i hazırdı filmin.

Bu acele neden?

Aceleciyimdir, hemen görmek isterim. Biraz da bütçemiz ona elverdiğinden. Belirli yetenekteki insanları belirli bir yere bağlamak istiyorsan pek vaktin olmuyor. Geniş geniş çalışabilecek lüksü elde edebilirim umarım ben de bir gün ama yine de işleri kısa sürede tamamlamak için zorlayacağım daima. Kısa tutunca bir doğaçlaması oluyor çünkü işin ve oradan hakiki şeyler çıkıyor.

Süper Korku görseller: Ebookhanem.blogspot.com.tr