Artık kriz demesek!

Büyük gazetelerimizden birinde çalışan bir arkadaşımın yalancısıyım, bu gazetenin ekonomi editörü artık sayfalarında kötü haberlere yer vermiyormuş...

29.09.2009 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Büyük gazetelerimizden birinde çalışan bir arkadaşımın yalancısıyım, bu gazetenin ekonomi editörü artık sayfalarında kötü haberlere yer vermiyormuş. Elinde kötü haberlerle gelen muhabirleri haşlıyor, “Patronun kafasını mı karıştırmak istiyorsun?” diyerek masasına geri gönderiyormuş.
Yanlış anlaşılmasın, kimseyi kimseye şikayet ediyor değilim. Niyetim Türk basınındaki gerçekleri çarpıtma faalliyetlerine dikkat çekmek de değil. Aksine çok hoşuma giden ve takdir ettiğim bir davranışı sizinle de paylaşmak istedim.

VAHAP MUNYAR-YİĞİT BULUT TARTIŞMASI
Geçtiğimiz Mayıs ayının sonunda, yani krizin herkesi canından bezdirdiği o en sıkıntılı zamanlarda, reklam dünyasının bütün çatı örgütlerinin tepe isimlerinin katıldığı bir basın toplantısı düzenlenmişti. Toplantının soru-cevap bölümü katılan herkesi güldüren bir mini tartışmaya sahne oldu. Toplantıda söz alan Milliyet köşe yazarı Güngör Uras, medyanın reklam gelirlerinin artmasını beklerken bir yandan da, hükümete muhalefet etme veya başka saiklerle her gün ekonomik felaket haberlerine abartarak yer verdiğini söyleyince, o zaman Referans gazetesinde köşe yazarı olan Yiğit Bulut, Uras’a destek vermek üzere söz almıştı. Bulut’a itiraz ise Hürriyet’in ekonomi müdürü ve köşe yazarı Vahap Munyar’dan geldi. “Güngör Abi, bizi zorla konuşmacı yapacaksın” diye söze giren Munyar, Yiğit Bulut’u kast ederek “Felaket yayınları yapan biri gelip seni savunuyor. Esas çığırtkanlığı o yapıyor ama sen bizi eleştirince o seni savunuyor” diye devam etti. Yiğit Bulut ise bu itiraza “2003’ten 2007 Kasımına kadar AKP’ye en büyük eleştirileri ben yaptım ama kriz çıktığından bu yana sürekli, dünya krizden çıkacak diyorum. Arşivler ortada” diye yanıt verdi.
Bu mini tartışma Türk basınının, Türk siyasetinin ve genel olarak Türk kamuoyunun kriz karşısında takındığı çelişkili, gerçeklere dayanmaktan ziyade benimsenen siyasi pozisyonla şekillenen, ifratla tefrit arasında sallanıp duran tutum ve söylemi çok güzel özetliyor.
Bu noktada da yanlış anlaşılmak istemem: Kimsenin, yüzyılın en büyük ekonomik krizlerinden biri yaşanırken ‘Aman işler bozulmasın!’ diye yalancı pembe tablolar çizmesini beklemiyorum elbette. Ancak Başbakan’ın ‘Kriz teğet geçecek’ yaklaşımı ne kadar anlamsızsa, Süleyman Yaşar’ın deyişiyle ‘kriz lobiciliği’ yaparak, ekonomik gelişmelerin en kötü olanlarını seçip haberleştirerek, nadirattan da olsa olumlu gelişmeleri tümüyle görmezden gelerek ya da bunları çarpıtıp yansıtarak, öyle bir şey söylemediği halde Paul Krugman’ın “Türkiye iflas listesinde” dediğini iddia eden uçuk yalan haberler yazarak (ve Krugman tarafından anında yalanlanarak) bir yere varılamayacağı da aşikar. Bu tür abartılı haberleri yapanlar, amaçlarına ulaşamadıkları gibi, kendilerinin de içinde bulunduğu ekonomi gemisine zarar vermekten, ülkenin krizden çıkma maliyetini artırmaktan başka bir şey başarmadılar.

KRİZ LOBİSİNE KÖTÜ HABER
Kötü haberler yapıp duran kriz lobisine kötü haber ise geçtiğimiz günlerde geldi: Dünyanın en önemli iki kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s ve Moody’s geçtiğimiz ayın ortasında Türkiye’nin kredi notunu yükselttiler.
Esasen Batı ülkelerini etkileyen finansal krizin Türkiye’yi de aynı ölçüde etkilediği şeklinde yanlış bir hava yaratarak bir yere varılamadığı açıkça kanıtlandığı gibi, gerçekçi bir bakış açısıyla ve gerçekçi politikalarla yaklaşılması halinde krizin daha kolay atlatılabileceğini ispat eden örnekler de var. Sözgelimi Brezilya, Başbakan Lula da Silva’nın aldığı akılcı ekonomik kararlar ve elbette ülkede yalancı bir felaket havası yaratılmaması nedeniyle krizi kısa sürede aşmayı başardı. Brezilya Ulusal İstatistik Ofisinin yaptığı değerlendirmeye göre ülke, 2009’un ikinci çeyreğinde yaklaşık yüzde 2 oranında büyüyerek resesyondan çıktı.
Son zamanlarda Türkiye ekonomi medyasına yakından bakıldığında ‘felaketçi’ tavrın yavaş yavaş da olsa terk edilmeye başlandığına, hatta olumlu haberlere daha çok yer verilerek kriz havasının dağıtılmaya çalışıldığına şahit oluyoruz.
Böylece ‘kriz’ kelimesi daha az telaffuz edilecek, yavaş yavaş da olsa kriz bulutları dağılacak herhalde diye ümitlenmişken Türkiye Reklam Konseyi’nin öncülüğünde hazırlananan, bizzat Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın destek verdiği, Meliha Okur, Deniz Gökçe, Yaman Törüner gibi ekonomi yazarları ile WWF Türkiye Başkanı Akın Öngör’ün reklamlarında boy gösterdiği ‘Alın verin ekonomiye can verin’ kampanyası çıkageldi. Kampanyanın amacı kriz havasını dağıtmak, alışverişi özendirmek, ekonominin çarklarını hızlandırmak hiç kuşkusuz ama bence böyle bir kampanyanın yapılması bile bu amaca aykırı bir iştir. İnsanların kriz kelimesini dillerinden ve dünyalarından kovmaya çalıştığı, ekonomik iyileşme belirtilerini dört gözle beklediği bir ortamda, yüksek frekanslı bir kampanyayla televizyonlardan ve gazetelerden bangır bangır kriz diye bağırmak olsa olsa kamuoyunda  ‘Bu kriz herhalde bitmeyecek’ havası yaratır, insanlar daha çok alışveriş yapacaklarına biraz daha beklemeyi tercih ederler.
Bu endişenin bizzat reklamı yapanların da aklından geçtiğini tahmin ediyorum. Reklam metinlerinde krizin hâlâ aynı etkiyle sürdüğünü söylemek yerine ‘krizin son etkilerini’ ortadan kaldırma gereğinden bahsedilmesini bu endişenin bir tezahürü olarak yorumluyorum.
Bütün iyi niyetine rağmen bu kampanyanın, çıkış noktası ve stratejisiyle çelişen bir girişim olduğunu düşünüyorum. Bugünlerde kriz konusunda yapılacak en doğru şeylerden biri kriz kelimesini mümkün olduğunca ağzımıza almamak olmalı bence. Gelecek yılın planlarının yapıldığı, bütçelerinin hazırlandığı bugünlerde krizden bahsedilmesini özellikle sakıncalı buluyorum.
Kendinize dönüp bir sorun lütfen: Siz de kriz kelimesini işitmekten usanmadınız mı?