Arkaik darbe, konvansiyonel medya, ontolojik güvenlik

Sosyal medyanın ve siyasal meydanların genel havası böylesi bir güvensizlik hissini artırırken televizyon ekranlarında karşımızdaki sunucular, moderatörler ve tüm görüş farklılıklarına rağmen "diyalojik" bir performansta buluşmuş uzman konuşmacılar risk, güvensizlik ve kriz kilidinin açılmasında anahtar rol oynadı.
01.08.2016 - 14:23
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Günümüzün en önde gelen sosyologlarından Anthony Giddens’ın “ontolojik (varoluşsal) güvenlik” kavramı, çağdaş küresel-kapitalist toplumun risklerle malûllüğü temelinde içeriksel anlamını kazanır.

Şimdi siz bu yazıyı okurken mesela, bir gaz sızıntısı hayatınızı tehdit ediyor; borsadaki sert bir dalgalanma tüm birikimlerinizi silip süpürüyor; bir canlı bomba saldırısı yaşadığınız şehre, dolayısıyla size yönelik olarak başlatılıyor olabilir.

Ya da an itibarıyla hepimizin aşina olduğu üzere, bir ikinci darbe girişimi için düğmeye basılmış olabilir!

Böylesi bir risk toplumunda bu türden, deyiş yerindeyse “beklenmediklikleri beklendikleşmiş” olaylar karşısında iyi ve emniyette hissetmek, yani “ontolojik güvenlik” için ihtiyaç duyulan mekanizmalar vardır ki medya çalışmaları alanının iz bırakmış ismi Profesör Roger Silverstone, bunların başında televizyonun geldiğini söyler. (akt. Jonathan Gray – Amanda D. Lotz, Television Studies, Polity Press, 2012, s. 82)

Ontolojik güvenlik açığını kapatmak

Günün yorgunluğunu atmak üzere izlediğimiz bir “late-night show”…

Yeni başlayan günün iç sıkıntısını gidermek üzere seyrine koyulduğumuz hareketli-neşeli bir sabah sohbet programı…

Kendimiz gibi insanları karşımızda bulup “kalabalıklar içinde yalnızlık” derdimize bir nebze deva bulduğumuz sitkomlar…

Ve kendimizi zamanda ve mekânda içinde olduğumuz toplumun bir parçası olarak konumlandırma imkânını güvenlice bize veren haber bültenleri ya da tartışma programları…

Bunların hepsi, o ontolojik güvenlik açığını kapatma yolunda işlevselleşen paketlerdir ve bunlar üzerinden televizyon, gerilimlerimizin giderilmesinde, iç rahatlığı ve huzurunun tesisinde, nihayet kendimize güvenli bir “ulusal ev” inşa etmemizde önemli ve kritik rol oynar (Gray ve Lotz, aynı eser).

Televizyona ilişkin böylesi “fonksiyonalist”, dolayısıyla uymacı (konformist) ve muhafazakâr nitelikli yaklaşımları, eleştirelliği hiçbir zaman elden bırakmayan bir sosyal bilimci olarak ihtiyatla karşılamayı genelde tercih etmişimdir.

Ancak geçtiğimiz ayın ortasında adeta bir kâbusun hayata geçmesi kabilinden deneyimlediğimiz lanetli darbe girişimi karşısında bu yaklaşımın öyle bir çırpıda elimizin tersiyle itilemeyeceği de teslim etme noktasında buluyorum kendimi.

Darbe girişiminin korkunç etkisini iliklerimize kadar hissettiğimiz süreçte de; sonrasında devam eden ürkütücü gelişmeler, söz gelimi “demokrasi” nameli ama fanatik içerikli meydan gösterilerinde de…

Toplumun genelinde hâkim olan ontolojik güvenlik açığının kapatılmasında “konvansiyonel medya”, daha popüler deyişle televizyon kanalları ve gazeteler (anaakım olanlar tabii) büyük katkı sağladı.

Sadece darbenin başarısızlığa uğraması anlamında değil ama toplumsal olarak bir girdap gibi hepimizi içine çeken o korkunç risk algısından uzaklaşmada da onlar birincil rol oynadı.

Ne dehşet verici felaket ve “şeamet” tellallığıyla adeta bir “siber iç savaş âlemi”ne dönüşen sosyal medyanın ne de linç kültürü, ötekileştirme din temelli fanatizmle siyasallaşmış meydanların içerisine yuvarlandığımız ontolojik “güvensizlik” hissinden çıkma yolunda katkısı oldu. Aksine bunu daha da katmerlendirdikleri söylenebilir.

Arkaik darbe, konvansiyonel medya, ontolojik güvenlik

Geleneksel medyaya burun kıvırmayalım

Sosyal medyanın ve siyasal meydanların genel havası böylesi bir güvensizlik hissini artırırken televizyon ekranlarında karşımızdaki sunucular, moderatörler ve tüm görüş farklılıklarına rağmen “diyalojik” bir performansta buluşmuş uzman konuşmacılar risk, güvensizlik ve kriz kilidinin açılmasında anahtar rol oynadı.

Demek ki kurumsal sorumluluk ve denetimle neyin yapılıp neyin yapılmaması hususunda hassasiyetlerin hâlâ işlerlikte olduğu konvansiyonel medyanın, sınırsız bir serbestliğin başıboşluğunda kaosa gark olabilen sosyal medya karşısında özellikle böylesi felaket zamanlarında vazgeçilemezliği söz konusuymuş!

O yüzden yaşadığımız bu darbe girişimi ile onun yarattığı kargaşa sonrasında bu memleketin hâlâ bizim “evimiz” olduğunu duyumsama ve ontolojik güvenlik hissini yeniden inşa etme yolunda televizyonun katkısını takdir etmek durumundayız.

Ve sanırım bu acı deneyim eşliğinde, teknolojinin dizginlenemez bir endüstriyel motivasyonla bizi getirdiği nokta ile “kültürel” ihtiyaç ve kırılganlıklarımız arasındaki ruhsal-varlıksal asimetriyi giderme yolunda medyanın konvansiyonel olanına, “geleneksel” sayılanına hiç mi hiç burun kıvırmamamız gerektiğini de şimdi biraz daha iyi anlıyoruz.