Amele yanığı, krema ve drama

Hayatın dramasından kremasına geçen parodileşmenin merkezinde ironi yer alıyor. İroni ise keskin bir bıçak. ‘Bilmiyormuş gibi yapmak ama bilmek’ ile ilintili sinsi bir inançsızlıkla beraber yürüyor...

01.06.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

90’ların ikinci yarısı özellikle üst sınıflarda ve yeni orta sınıfta yaygınlaşan (hâlâ yer yer duyduğum) bir espri vardı: Amele yanığı. Solaryum ve plajlardaki bronzlaşmayı anlatmak için yapılan bir espriydi. Anlayacağınız bir amelenin yapamayacağı bir tanımlamaydı. Dünyanın en zor işlerinden olan ve güneş altında çalışmanın getirdiği bir esmerleşme, solaryum cihazlarının ithalatının patladığı, parlak magazin sayfalarında tunç bedenlerin ışıdığı (Zeki Başesgioğlu’nu unutmak mümkün mü?) neşeli yıllardı vesselam.

Bu neşenin ürettiği ironi, en trajik olanı bile parodileştiriyordu. Sadece o mu? Koca bir kuşağı ağlatan Türk filmleri, melodramlar bile genç bir kuşağın tiye aldığı stratejilere dönecekti. Milat ise 1989 tarihli Arabesk filmiydi. Burası gerçekten önemli; hatta 90 sonrası kültürel stratejilerin en önemli kozlarından birine dönüştü. Farklı bir kavramlaştırmayla buna trajik olanın ironikleşmesi de denilebilir. Hatta hatta, genç veletler kötü adam Nuri Alço’dan bile bir Türk kültü yaratmayı beceriverdiler:
Naro’cular!

AĞLAYAN ÇOCUK’TAN ÇİKO’YA
Elbette reklamcılar da kayıtsız kalamadı bu dönüşüme; o günlerden bu yana yüzlerce reklam sayılabilir. 1970’lerden bu yana acının bir tür ikonuna dönüşen, neredeyse adı Sızıntı dergisiyle anılan ‘Ağlayan Çocuk’ bile 90’sanların sonuna doğru Garanti Bankası reklamlarında arzı endam ettikten sonra, Avrupa Yakası dizisiyle birden Çiko oluverdi. Acı bile dalga geçilir bir duruma getirilmişti.

Geçmişte çok tartışılmayan bu kırılma, günümüzde yavaş yavaş tartışılyor artık. Geçtiğimiz ay Hasan Bülent Kahraman Sabah’taki köşesinde ‘çeki reddeden onurlu, yoksul’ çocuğu parodileştiren (çeki alıveren) reklamlar üzerinden bu kavramı kullanmasa da trajik olana uzaklıktan bahsetmeye çalıştı. Bunu bir tarafıyla ilkesizliğin teşmil edilmesiyle ve toplumdaki genel ‘köşe dönücü’ bir duyarsızlıkla da ilintilendirdi; ama sorunu daha fazla da derinleştiremedi.

Aslında hayatın dramasından kremasına geçen bu parodileşmenin merkezinde ironi yer alıyor. İroni ise keskin bir bıçak; ‘bilmiyormuş gibi yapmak-ama bilmek’ ile ilintili sinsi bir inançsızlıkla beraber yürüyor. Üstelik adlandırma, kod ve sıfat ağırlıklı bu eğilim 90’dan sonra reklamlara da hakim olan
strateji olmuştu.

İroni bir dil olarak, değerlerin yerinden oynadığı, sinizmin derinleştiği dönemlerde eğitimli kesimlerde yaygınlaşan bir davranış yüzeyi. Üstüne bir de iyimserlikle harmanlandığında daha da cüretli ve yaygın olabiliyor. Bir Dünya Bankası raporuna göre 90’lı yıllar empati oranının en düşük olduğu yıllar; Kemalettin Tuğcu’nun da unutulduğu. Hatta pedagog ve ebeveynler tarafından da zararlı bulunduğu yıllar…

Fakat 90’ların yükselişi geride kaldı. Şu an dünya çok krizli bir döneme girdi. Bu ayrıca parodileştirilen dramın da bütün sertliğiyle yaşandığı anlamına geliyor. Kanımca Kahraman’ın eleştirisinde bunun farkındalığı da vardı. Son olarak şunu da söylemek gerekiyor: Nasıl Türklük parodisi (ki reklamcılara mucizeler yarattırmıştı) artık tavsamaya, şablonlaşmaya başlamışsa, uzun dönemde benzer bu eğilimin de rutinleşmesi olasılığı var. Yani dramanın kremayı bastırma olasılığı…