‘Türkiye’de haberden para kazanma devri bitti’

CNN Türk’te yaz dönemine özel bir program olarak başlayan Burada Laf Çok ile ‘haber kanalları sadece haber mi vermeli’ tartışmasını başlatan Mesut Yar, sevilen programına yeni sezonda da devam ediyor.

11.10.2011 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

1994 senesinden 2004’e kadar aralıksız gece programı yapan ve daha sonra sabah programıyla izlemeye alıştığımız Mesut Yar, yaz boyunca Burada Laf Çok programıyla CNN Türk ekranında oldu ve yeni sezonda da yayınlanmaya devam ediyor. CNN Türk’te daha önce görülmemiş bir formatla başlayan bu program, yakın zamanda ‘haber kanalları sadece haber mi vermeli’ tartışmasını da gündeme getirdi. Türkiye’de haberden para kazanma devrinin bittiğini söyleyen ve televizyonculuğun geleceği garanti altına almak için iyi bir fırsat olduğunu belirten Yar, aynı zamanda 2004’te Sabah gazetesinde başladığı televizyon eleştirmenliğine 2006’dan beri Posta gazetesindeki köşesinde devam ediyor. “Birisi hakkında 20 kere iyi şey yazıp, 21’de virgülün yerini kaydırsan en kötü adam sen oluyorsun” diyen Yar’a göre televizyon eleştirmenliği çok nankör bir iş. Güler yüzlü haliyle insanların aklında kalan Mesut Yar ile CNN Türk’teki programından yaptığı televizyon kritiklerine, haber ve mizahın bir arada sunulmasından medyadaki baskılara uzanan bir söyleşi yaptık.

CNN Türk’te yaz formatı olarak başlayan programınız yeni sezonda da devam etme kararı aldı. Bu süreci biraz anlatabilir misiniz?

Star TV’de ‘Uyan Türkiye’yi yaparken, CNN Türk’te ‘Beni İkna Et’ adlı bir münazara programına jüri üyesi olarak katıldım. Sanırım CNN Türk’ü oradaki performansım etkilemiş olmalı ki yaz geceleri için bir program yapalım, sakin ama çok da rastlanılmayan cinsten bir şey olsun, dendi. Format kendi kendini yarattı. Diğerlerinden farklı olarak konuğuna söz veren, şovmenin konuğunu ezmesine izin vermeyen bir format oldu. Yaz aylarında bu tip programların en büyük sıkıntısı konuk bulmak. Bizde herkes derdini anlatabildiği için bizim konuklar yıldız gibi parladı bir anda. İnsanlara söz verirsen, konuşma şansı verirsen herkes kendi meselesini anlatıyor ve üzerindeki hep alışkın olduğumuz gömleği sıyırıp atıyor. Programı mümkün olduğunca sınırı aşmayan, bel altı çalışmayan bir samimiyetle götürdük. Dolayısıyla sezon başlarken de bu yıl devam edebilir miyiz, dediler.

Bu program CNN Türk’teki diğer programlardan biraz farklı. İzleyici bunu nasıl karşıladı?

Reytingler iyi, dışarıdan gelen tepkiler ise daha keyifli. Hemen hemen toplumun her katmanından insanı kucaklıyor. CNN Türk buna benzer bir şov programına bugüne kadar hiç yer vermemiş. Yavaş yavaş Türk televizyonculuğunda, özellikle tematik kanallarda bu tip kaçış noktalarını bulmak, bu tür sokaklara girmek gerekiyor yoksa tamamen Demir Perde televizyonu gibi bir haber televizyonuyla karşı karşıya kalırsınız.

Hıncal Uluç, haber kanallarının ana görevi haber yapmaktır, diye eleştiride bulundu. Böyle düşünen kesim için ne diyorsunuz?

Hıncal Uluç; “Haber kanallarının ana görevi haber vermektir. Yan programlar yapmamalıdır” diyor. Biz CNN Türk’ün habercilik öznesini bozan bir formatta değiliz. Dünyadaki CNN’e bakarsan orada da Jon Stewart var. Daha başkaları da var. Hepsi haber kanallarının, tematik kanalların içinden çıkan şovmenler. Ben onların yaptığı işi yapıyorum, demiyorum. Benimkisi tamamen Türk izleyicisinin makul bulabileceği ve bir kanalı renklendirebilecek nitelikleri olan bir program. Eğer içinde kahkaha efekti var, sunan adam sürekli güler yüzlü, gelenler hiç kasmıyorlar, onlar da çok gülüyorlar gibi unsurlar var diyorsak, o zaman evet şov programı. Hıncal ağabeyle bizim kapışmamız tamamen teori polemiği. Onun bilmediği bir şeyi ben söylüyorum. O kabul ediyor ama Türkiye için gerçekçi değil, diyor.

Siz Türkiye’de haberi mizahla birleştiren ilk insanlardan birisiniz. Habere mizah katmak biraz riskli değil mi?

Biz mizahla haber birleşebilir mi diye sorduk ve bir atölye çalışması gibi HBB’de başladık. O zaman taşlamışlardı, resmen recmedilmiştik ama bakıyorsunuz ki bugün bütün anchorman’ler mizah unsurlarını biraz kullanmaya çalışıyorlar. Benden sonra habere mizah katan bir sürü insan oldu. Mesela sabahları Metin Uca geldi. Şimdi düşününce bir Metin kalmış aslında. Mizah başka bir şey, biraz tekere çomak sokmak gibi. ATV’de 2007’de bir gece programı yapmıştım, üç hafta falan sürdü. Reytingden değil, o kadar tahribat yaratıyorsun ki yaptığın mizahla… Özellikle siyasiler üzerinde. Yer yerinden oynamıştı.

Siyasilerin mizaha yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

Ben 90’ların başında Plastip Show’da Özal ve Demirel’i seslendiriyordum. O zamanki metinlerde yazılanlar ve yaptığımız seslendirmelere bakacak olursak eski siyasetçilerin mizaha karşı inanılmaz bir ufukları ve hoşgörüleri varmış. Şimdi ise hem siyasetçi size o malzemeyi vermiyor hem de o malzeme üzerinden yürürseniz sadece 10 dakikalık bir malzeme çıkar ve onu bütün seneye, hatta yasama yılına yaymanız gerekir.

Medya üzerinde bir baskı olduğunu düşünüyor musunuz?

Biri korktu, sonra o korku başkasına bulaştı ve bir salgın haline geldi. Bir gün biri sordu, biz niye korkuyoruz? İlk korkan nedenini bilemedi ve biri de çıktı ‘baskı var’ dedi. Bana bugüne kadar RTÜK’ün birkaç cezası dışında siyasi bir baskı uygulanmadı. Ama telkinde bulunan, kraldan çok kralcı arkadaşlar oldu. O zaman tedirgin bir toplumda “dağılın lan, ben çok korkusuzum” diyemiyorsun. Tabii dünya çapında, binlerce gazetecinin içeride olması kötü. Pek çoğu niye içeride olduğunu bilmiyor, dışarıdakiler de bilmiyor. Bu bir baskıysa, evet var.

Yakın zaman önce Banu Güven, Can Dündar gibi isimlerin kanallarından ayrılmaları için de var olan baskı sebep gösterilmişti…

O konuda iki taraf da çok farklı açıklamalar yapıyor. Bir taraf gazeteci, bir taraf patron diyemiyorsun ki… Her iki taraf da gazeteci olunca birine inanmak zorunda kalıyorsunuz. Ben sadece kuşku duymayı tercih ediyorum. Banu Güven bir şövalyelik yapıp kral çıplak demiş olabilir. Bana öyle gelmedi, öyle gelen insanlar da olabilir. Banu Güven bu yüzden çıkmışsa NTV’nin büyük bir telaşla kurduğu o tuğlaların hepsi yıkılmış demektir ama NTV’de bir dönüşüm de var.

‘İÇERİK DEĞİL DİZİ TELEVİZYONCULUĞU’

Posta gazetesindeki köşenizde televizyon eleştirileri yapıyorsunuz. Televizyondaki dizi furyasının bu hale gelebileceğini düşünüyor muydunuz?

İki sene önce kanallarda tematikleşme olacağını düşünüyordum ve o gerçekleşti. Haber kanalları, yemek kanalları, gençlik kanalları, müzik kanalları gibi dünyada da dijital platform televizyonculuğunun tematikleşme meselesini Türkiye kabul etti. Zaman içerisinde bu kanallar kendi yıldızlarını yarattı. Ama dizi furyası bir 10 sene daha gidebilir gibi bir öngörüm yoktu, şimdi var. 10 sene değil 50 sene bile gidebilir çünkü bizim gibi meselelerini televizyondan almayı seven toplumlar, gazete okumaktan nefret ederler, haberi sadece iki dizi arasındaki ana haber kuşaklarından izlerler. Bu anlamda Türkiye’de haber televizyonu izleyenler yüzde 3- 4’ün üzerine çıkmaz, çıkartamazsınız ama aynı gün yeni başlayan ya da sezon başlangıcı yapan bir dizi yüzde 65 ile izlenir. Böyle düşününce de bu bir öngörü olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye’de dizi bitmez. Dizinin insanların üzerinde yarattığı etki, tahribat bitmez. Türkiye’de televizyonculuk içerik televizyonculuğundan öte dizi ve senaryo televizyonculuğuna döndü. Dolayısıyla bunun da ne kadar gidebileceğini ben henüz kestiremiyorum. İki sene önce sorsaydın biter derdim ama şimdi söyleyemiyorum.

Size göre iyi bir dizi projesi nasıl olmalı?

Zor bir soru. Son iki seneye baktığınızda uzak dönem diziler ve yakın dönem dizilerin hayatımıza girdiğini görüyoruz. Birincisi, uzak dönemi bir masal formatında izlemek hoşumuza gidiyor. İkincisi, yakın tarihte ne yaşadığımızı analiz edemediğimiz için yakın dönem tarihi dizileri izliyoruz. Bunları da oradan hatırlamak, kolaycılık işimize geliyor. Dolayısıyla bu sene tamamen “yine okumayalım da dizilerden izleyelim” durumu hakim. Bu sene bir dönem dizisi yapacaksınız, içine bir hidroelektrik santrali çalıştırabilecek kadar gözyaşı koyacaksınız. Bildiğimiz hikaye olacak; ya çocuk hasta ya sevip de kavuşamayanlar, araya giren 3. şahıs ve onun ne kadar kötü olabileceği gibi durumlar. Tabii bunun yanı sıra alternatif işler de çıkıyor. Behzat Ç., Leyla ile Mecnun gibi. Bunlar yeni jenerasyon televizyonculuğun ipuçları gibi geliyor ama yanılabilirim. Bazen çok umutlanıyorum, sonra fos çıkıyor.

Gazetecilerin son dönem gözdelerinden sosyal medyada yer alıyor musunuz?

Facebook ve Twitter hesabım var. Ben sadece Twitter’ı ve sözlük yazarı olmayı tercih ediyorum. Facebook’u benim yerime profesyonel arkadaşlarım idare ediyorlar. Twitter’da kendi başımayım ama burayı bir kavga yeri olarak görmeyi sevmiyorum. Ben sadece bugün de hayattayım, sayımımı yaptım, herkes hayatta, rahat olun diyorum. Sosyal medyanın çıkış amacı network oluşturmak ama bunun içerisinde ben yaptığım işle de yer almak istediğim için işimle ilgili de yazıyorum. Küfür etme ihtiyacı hissettiğim zaman İnci’de de yazıyorum. İnsanların bilmediği, filozofların felsefe yaptığı sözlükler var. Oralarda gezinmeyi çok seviyorum çünkü hakikaten hem bilgi kaynağı hem lafı olan insanların konuştuğu yerler.

Para kazanmak için dijitali kullanmayı düşünür müsünüz?

Yeni olan hiçbir şeyden kaçış yok. İnsanların kendi kişisel televizyonlarını kurup, kendi reklam mecralarını yaratması meselesine inanıyorum. Bununla ilgili yatırımlarım şu anda yok ama elbette olacak.

Yazdığınız beslenme kitabıyla çok konuşuldunuz. Bunun sizin önünüze geçtiğini düşünüp rahatsız oldunuz mu?

Bunun benim önüme geçmesinden rahatsızım çünkü bir proje olarak başlamadım ben buna. İstediğim yere ulaştım ama bununla birlikte biber sektörü de kalkındı. Belediyeler teşekkür plaketi veriyorlar, o anlamda keyifli oldu. Gazeteye bir haftada, günlük bazda artı 50 bin tiraj getirdi. Kitap 50 bin sattı, takla atan bir yayıncı arkadaşımın hayatını kurtardım. Benim dışımda herkese yararlı oldu. Ben bunu bir proje olarak yapmadığım için kendime yararım kilo vermek oldu sadece. Şimdi 3-4 arkadaş üzerinde deneysel çalışmalara devam ediyorum. 10-15 kişilik bir şebekemiz var ve işi bugün ne yedin, ne kadar spor yaptın, diye bir oyuna çevirdik.

Bundan sonra kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Ben edebiyatı 2003’te bıraktım. Şu anda ciddi bir şekilde eksikliğini hissediyorum çünkü 80’li yılların ortasında aktif yeraltı şairlerinden bir tanesiydim, çekiç gibi metaforlarım vardı. Ama günlük yazmak, günlük program yapmak sizi öldürüyor. Son 4 senedir belgesel çekiyorum. Bir sürü belgesel çektim, koydum kenara. Yemek belgeseli yaparken zayıflamak da çok ilginç bir şeydi ama müthiş bir alternatif mutfak oluşturdum belgeselle birlikte. Belki onun belgeselini yaparım, zayıflatan alternatif yemekler belgeseli.

Selin Babacan