‘Tarihe ağıtlar övgüler düzülmez, onunla ancak hesaplaşılır’

Son dönem her mecrada enine boyuna tartışılmaya çalışılan Osmanlı tarihi ile ilişkimizin patolojik bir boyuta ulaştığını ifade eden Radikal yazarı Sırrı Süreyya Önder, tarihi konu edinen yapımların karşısındaki asıl tehlikenin ise yapılan eleştiriler değil bunların lince dönüşmesi olduğunu söylüyor.

07.03.2011 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Radikal, boyutuyla birlikte yazar kadrosunu da yenilediği dönemde Birgün’den üç önemli ismi kadrosuna kattı: Sırrı Süreyya Önder, Özgür Mumcu ve Koray Çalışkan. Radikal’in son dönemdeki en ağır toplarından biri olan ve gerek yazıları gerekse film projeleri ile adından söz ettiren Sırrı Süreyya Önder ile sinema-dizi sektörü, medya ve sosyal platformlar ile son dönemin popüler konu başlıklarından tarih üzerine konuştuk.

Birgün’den Radikal’e nasıl geçtiniz?

Eyüp’le ilk defa iş görüşmesinde karşılaştık. Davet etti, “Radikal’de yaz” dedi. Ben de “çok para isterim” dedim. “Biz az para veririz” dedi. Peki, dedim, başladım.

Okurlarınızın bu adres değişikliğine tepkisi ne yönde?

Her iki eleştiriyi de yapan pek çok insan var: “Abi Birgün’den niye ayrıldın!” diyen de var, “Ne iyi ettiniz, sizi ilk kez burada gördük” diyen de… Birgün benim için her zaman müstesna bir yerde duruyor. Bilindik gazetelere benzemez, dayanışma ile çıkarılıyor. Ne zaman ne katkı isterlerse hazırım. Radikal’de ise çok daha geniş bir kitle beni okuyor.

Yazılarınızın son dönemde dilinin sertleştiğine ve daha karamsarlaştığına dair intibalara ne diyorsunuz?

Hayat sertleşiyor. Hayat sertleştikçe yazılarım da sertleşecek. Ben meftunu değilim sert yazmanın. Eğlenceli yazılar yazmayı daha çok seviyorum ama hayat buna bazen cevaz vermiyor. Ben genellikle haftada iki ağlatan bir güldüren yazı yazarım. Umudu çok önceleyen biriyim ama kuru kuruya umut çok tehlikelidir. Umutlanacaksak da bütün sıkıntılı hikayeleri bilerek umudu inşa etmemiz mantıklı olur. Bilmeden, hafızayı canlı tutmadan yeni bir gelecek tasavvur edilemez. Bu ülkenin yakın dönem siyaset tarihi, adama umut hariç her şeyi verecek bir ton şeyle dolu.

Yazılarınızda, “sınıfsal manifesto örgütlenmesi olmadan işlerin yürümesi zor” diyorsunuz. Siz de bir SİNE-SEN üyesisiniz. Son olarak gündeme gelen ‘Yerli Dizi Yersiz Uzun’ rotestosunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yapımcılar diyor ki; “Şu an diziler 90 dakika. 45 dakikaya düşerse biz de ücretleri yarı yarıya düşürürüz”. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar gayriinsani çalışma koşulları yoktur. Her hafta bir sinema filmi uzunluğunda dizi çekiliyor. Bir sinema filmi bu memlekette 5 ila 8 hafta arasında çekiliyor. Vizyona girmesini da sayarsak 5-6 aylık bir emeği gerektiriyor. Diziler ise bu bir haftada hem yazılıyor hem çekiliyor hem montajlanıyor hem de müziği vesairesi hallediliyor ve seyirci ile buluşuyor. Tüm set emekçileri ile yapılan pazarlık bölüm başı. Böyle bir adaletsizlik olur mu? Herkes günde 18-19 saat çalışıyor. Bu bir arz-talep meselesi değil, vahşi kapitalizmdir.

Dizi ne kadar uzarsa reklamverenlerin ve kanalların elde ettiği fayda artıyor…

Reklamveren verdiği fazla reklamlar sayesinde para kazanıyorsa set emekçisine de 8 saatin üzerinde çalıştığında fazla mesai versinler, dilerlerse 180 dakikalık dizi yapsınlar. Kendileri para kazanmayı bu dizinin gerekçesi sayıyor ama set emekçisine bu parayı vermiyor.

Kimse bir yandan işinden de olmak istemiyor. Bu soruna bir çözüm bulmanın yolu örgütlenmekten geçer. Herkes aynı anda işi bıraksın, bakalım reklam alacak / verecek bir tane dizi bulabiliyorlar mı! Türk çalışma hayatında sendika imha edilmiş durumda. Vaktinde “aman işimizi kaybetmeyelim” diye düşüne düşüne bugün kimsenin iş güvencesi kalmamış. Hayatın temel çelişkisi ve çatışması emek-sermaye, yoksul-zengin arasında sürmeye devam ediyor. Ama hayatın eli kolu yok, “dur şunların arasındaki kavgayı bitireyim” diyecek. Hiçbir yanlış durup dururken çözülmez. Doğru, inatlı ve ısrarlı bir çaba gerekiyor.

Ortadoğu’daki son gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Yaşananlar da bir anlamda başarılı örgütlenmelerin sonucu mu?

Uzun baskı yılları altında yaşayan insanların bu duruma dur demeçabalarının sonucu. Başıbozuk sürüsü dünyada en fazla 3 günlük bir şey yapabilir ve sonucu da hüsrandır. Mısır, Yemen, Tunus dediğiniz yerler, başıbozuk kalabalıklardan ibaret yerler değildir. Mısır, dünyanın ilk anlaşmasının yapıldığı yer, firavunun toprakları. Tarihinde bir sürü Kıpti ayaklanması var. Eskiden ekmeğe zam yapıldığında bütün Mısır halkı sokağa dökülür, zammı geri aldırırdı. Piyasadaki “ya bu Araplardan hiçbir şey olmaz” gibi ötekileştirici söylem, bizim kendi doğumuza gözlerimizi kapamamızın yansımasıdır. Bu olayların en faydalı sonucu da “Artık devrimler çağı kapanmıştır!” diyenlerin telaşa kapılmalarıdır.

Mısır’da çıkan olaylarda halk sosyal medyayı kullanarak birbiriyle iletişime geçmeye çalıştı. Aynı durum İran’daki seçim döneminde de oldu ve her iki dönemde de sosyal paylaşım sitelerine erişim engellenmeye çalışıldı. Yaşanan gelişmeleri sosyal medyanın zaferi olarak yorumlayanlar var…

İki tane ahmaklık var burada: İlki, bu devrimlerin twitter’la olduğunu sanmak. Bu ülkede daha önce bildiri, kuşlama, pankartla yapılan şeyler elektronikle ortamda yapılıyor. Hayatı daha kolaylaştırıcı ve süratlendirici bir şey. Buna daha fazla anlam vermek gereksiz. Bu siteleri kapatarak bu gelişmelere engel olunacağını sanmak ise bir diğer ahmaklık. İsyanın zekası daima bu engellerin her birine yeni ve yaratıcı çözümler bulmuştur. Fransız Devrimi’nde de devrim bildirileri şanson olarak okutuluyordu. Sosyal medya elbette etkili ama ‘sayesinde’ demek fazla iddialı. Vaktinde de televizyon için aynı şey söylenmişti.

Dijitalin içine bu kadar nüfuz etmiş olası medyayı ne şekilde dönüştürdü?

Medya, belli insanların tekelindeki bir işken herhangi bir insan kendisine bir blog ya da websitesi açıp kendi sesini bağımsız şekilde duyurabilir hale geldi. Bunu demokratik bir gelişim olarak değerlendiriyorum.

Ama hiçbirisi bir medya grubunun gücünde değil? Şart mıdır?

Gazetesi 500 binden fazla satan bir medya grubu yok ama günde 2 milyon kere tıklanan websiteleri var. Bir Ekşi Sözlük’ü düşün. Buna Hürriyet’ten daha az etkili bir mecra denebilir mi? Sözlük platformlarının tümü, en demokratik yapılanmalar. Belli kriterleri taşıyan her türlü düşünceyi eşzamanlı olarak takip etmen mümkün. Bir ansiklopedi gibi. Bence gazetelerin rol model olarak alması gereken şey,sözlüklerdir. On binlerce yazar orada görüş, tepki ve önerilerini dile getiriyor.

Bu platformlarda sizin hakkınızda da pek çok beğeni ve eleştiri yer alıyor. Bir süre önce yayımlanan bir yazınızda sadece Roni Marguiles’in eleştirilerini muhatap aldığınızı söyleyerek yazınıza yönelik diğer platformlardaki eleştirilere cevap vermeyeceğinizi belirttiniz…

Hayır, düşünce bazında bunu söyledim. Bir küfredenler vardır, bir de derdini anlatmaya çalışanlar. Derdini anlatmaya çalışanların içinde derli toplu anlatabilen bir tek Roni’ydi. Küfredene ne yapabilirsin ki? Neden ben de küfredip o çirkinliğe alet olayım? Düşünceler beni ilgilendiriyor, tekilliği çoğulluğu değil. Roni’nin yazdıklarının bir dolgusu var, katılırsın katılmazsın. Katılmadım ve neden katılmadığımı Roni’yle tartıştım. Her zaman da tartışırım. Böyle olursa tartışılır, tartışmanın okuyana faydası olur. Olay da kısaca bu, yoksa “bunlar tek tük insanlar” deme ahmaklığına düşmem asla. Bir kişi bile olsa doğru ya da soru sorduran tutarlı bir şey söylüyorsa benim için çok kıymetlidir.

Şu aralar sürekli gündeme gelen bir diğer mesele de Muhteşem Yüzyıl ve Kanuni’nin hayatı. Dizinin senaristi Meral Okay sizin film projelerinize destek veren yakın bir arkadaşınız. İzleyicilerin, “bu dizi tarihi karakterleri anlatıyor ama tarihi gerçekleri yansıtmıyor,” tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizde gerçek hayat algısı bile sorunlu olduğu için bu tür kurgusal işlerle gerçeklik çok sık birbirine karıştırılır. Dünyanın her yerinde de bu tür işler belli bir tepki ile karşılaşır. Bizdekinin vahim olmasının sebebi, bu tepkinin lince dönüştürülmesi. Bizim kendi tarihimizle olan ilişkimiz patolojik boyutta. Tarihle ancak hesaplaşılır. Tarih, üzerine türküler ağıtlar yakılacak, övgüler düzülecek bir şey değildir. Bir gelecek inşası için gereklidir tarih ve bunun için de tarihinizle sürgit bir hesaplaşma içerisine girersiniz.

Bizim tarihimiz hamaset ve içi boş yiğitlik efsaneleri ile bezenmiştir. Tarih bize Malkoçoğlu filmleri gibi anlatıldığı için bu tepkiler doğal. Daha ilkokullarda başlayan tarih, devlet ve yurttaşlık okumalarına itiraz etmezseniz bugün o kalabalıklar “Siz bizim atalarımızı nasıl gösteriyorsunuz!” diye dökülürler ortalığa. Bu tür üretimler, kazın ayağının perdeli olduğunu gösterir.

Siz film işine nasıl bulaştınız?

Yoksulluktan. Yapacak başka işimiz yoktu. Hep yazan birisiydim, senaryo eğitimi de aldım. ‘Beynelmilel’ de o eğitimler esnasında ortaya çıktı. Senaryo eğitimi almışken kendim çekeyim, dedim. Onun da belli ustalardan belli eğitimini aldım. Çıktık çektik. O kadar atla deve bir iş değil yani.

Öncesinde ne yapıyordunuz?

Her şey. ‘Ne iş olursa’ modunda yaşayan bir adamdım. İnşaat, pazarlama, şoförlük… İstanbul’a 88’de, cezaevinden çıktıktan sonra geldim. Cezaevinin öncesinde Ankara Siyasal’da öğrenciydim.

Çıkan aflardan yararlandınız mı?

Hepsinden yararlandım, hiçbirinde de okula gitmedim. Çünkü ilke olarak harç ödemeyi reddediyorum. Ama hepsinde gidip kayıt yaptırıyorum. Sonra yeniden atıyorlar. Biraz bürokratik zarar vereyim, diyorum. Bu hak benim, bundan faydalanıyorum ama harç ödemeyi reddediyorum.

Uzun süre Kanal 24’te Selahattin Yusuf ve Tarık Tufan ile birlikte sunduğunuz Kafa Dengi programından kısa bir süre önce ayrıldınız…

Programın benim açımdan süresi dolmuştu. Bir yerden sonra yüzünüzü eskitmenin, sözünüzün ağırlığını düşürmenin manası yok. Ben de sözümü yeterince söylediğimi düşündüm. Ara ara Kafa Dengi’ne katılmamı istiyorlar ki benim için hiçbir mahsuru yok. Başka kanallardan da iki üç program teklifi var ama şu aralar Kahramanmaraş Olayları üzerine bir film çalışması içerisinde olduğum için teklifleri değerlendiremiyorum.

Siyasete atılacağınıza dair dedikodulara ne cevap veriyorsunuz?

Şu an her türlü siyasetten daha etkili bir konumdayım. Yaptığım bir filmi izleyen insan sayısı, Türkiye’de iktidara oy verenleri sayısından fazla. Böyle bir avantajı, sözünü buradan söyleyebilme olanağını kolay kolay bırakmam. Ben zaten siyasi bir insanım. Bunu mecliste yürütmüş olmakla sinemada, medyada yürütmüş olmak açısından benim için fark yok. “Hayır, asla siyasete girmem!” noktasında değilim ama henüz öyle bir düşüncem de yok.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Tüm medya sektörüne selam olsun. Örgütlenelim.

Hande Çetin Ongun