‘Hıncal Uluç ile satılan gazete, gazete değildir!’

MediaCat'in Kasım sayısı için Hıncal Uluç'la söyleştik. Söyleşinin tamamını internet sitemizde yayınlıyoruz...

15.11.2011 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Bugünküne kıyasla iletişim olanaklarının neredeyse sıfır olduğu zamanlarda, 1957 yılında başlamış gazeteciliğe Hıncal Uluç. Anlattığına göre o zamanlar köşe yazarları, dönemin meselelerini anlamak için okunuyormuş. Şimdi gelişen olanaklarla dünyanın bir ucunda, mesela Şili’de yer yerinden oynasa, canlı yayından izleniyor. Dolayısıyla köşe yazarları yorumcu olmaktan öte, bir şeyler anlatmak zorunda, diyor. Uluç’a göre senin aklın ermez, bu işi ben bilirim üslubunu
sürdüren yazarların okunurlukları ve köşeleri giderek azalıyor. Şimdi artık anlatıcı köşe yazarlığı önem kazanıyor ve önemli olan anlatmaya değer bir olay bulup onu iyi anlatmak…

Ortaköy’de gerçekleştirdiğimiz söyleşi esnasında özellikle Türkiye’deki habercilik anlayışı ve muhabire verilen değer üzerinde durdu Uluç. Sabah’a ilk geldiği zaman yaşadığı bir olayı anlatıyor: Olimpiyatlar için gittiği Seul’den sadece 250 vuruşluk yazı istediklerinde verdiği tepki, dalga
mı geçiyorsunuz, olmuş. Dünyanın öbür ucundayım, beni buraya 250 vuruş için mi gönderdiniz! “İstedikleri bir tek şey var, tepeye Hıncal Uluç Seul’den yazıyor, Hıncal Uluç Los Angeles’dan
yazıyor, Hıncal Uluç Sidney’den yazıyor demek, gerisi umurlarında değil” diyor ve haberciliğin önemli bir sorununa değiniyor: Sen muhabirini aramazsan, muhabirine para vermezsen, muhabirini onore etmezsen ortada bir muhabir kalmıyor…

Medyada birtakım köklü değişiklikler oluyor. Milliyet ve Vatan’ın ardından son olarak Star TV el değiştirdi. Dengeler ne yönde değişiyor?
Ben gazeteciliğe 1957’de başladım, medyada dengelerin değişmediği dönem yok. O zamanlar gazete patronları sadece gazete yaparlardı. Şimdi gazeteler büyük holdinglerin unsurlarından
bir tanesi durumunda. Star’ın Doğan Grubu’ndan Doğuş Grubu’na geçmesine memnun oldum. Bunu bir gazeteci olarak söylüyorum çünkü medya değişik patronların elinde olduğu zaman benim
için daha iyi. Star güçlü bir televizyon, Kanal D de güçlü bir televizyon. Bu ikisi aynı patronun olursa, o zaman bir tane televizyon oluyor. Şimdi ise iki tane televizyon var. Gazeteler de öyle olmalı. Bir patron yirmi tane gazete çıkarırsa Türkiye’de gazeteci açısından gazeteciliğin zenginleştiği söylenemez. Diyelim ki o patronla benim aram iyi değil, o zaman işte o 20 gazete de bana kapalı. Bu tekelleşme yani… Ben renklilikten yanayım, gazeteler de televizyonlar da ayrı ayrı patronların olmalı. Kafamı kaldırıp buradan ayrılırsam nereye gidebilirim dediğimde bir sürü alternatif görmeliyim. O alternatifleri gördüğüm zaman ben özgür olurum.

Yakın zaman önce NTV üzerinden haber kanallarını ve özellikle bu kanallardaki bant yazıları

eleştirdiniz. Bu eleştiriler dikkate alındı mı?
Türkiye’de bu tür eleştirilerin ciddiye alındığı inancında değilim ne yazık ki… Marka olduğu ve haber televizyonculuğunu Türkiye’de başlatan televizyon olduğu için en çok eleştirdiğim NTV. Rahmetli babamın çocukken hep söylediği bir laf vardı: Küçük öküz hattan çıkarsa büyük öküze vurmalı. Karasabana iki öküz koşulurmuş. Tarla sürmenin esası da hattı hep düz tutmakmış. Tecrübeli büyük öküz hattı tutmayı bilirmiş, ama acemi küçük öküz bilmez, hep hattan çıkarmış. Sabanı tekrar hatta sokmanın yolu da, küçük değil, büyük öküzü sopa ile dürtmekmiş. NTV, haber televizyonculuğunun lideri, örnek olması gerekiyor. Bu televizyonun bu kadar büyük yanlışlar yapma hakkı yok. Ben uyardığım zaman bu yanlışın hemen düzeleceğini tahmin ettim ama hiç umurlarında değil, aynı yanlışlara devam ediyorlar.

O zaman habercilik çok ciddiye alınmıyor mu Türkiye’de?
Kimsenin umurunda değil ama bunun sorumlusu aslında seyirci. Hıncal Uluç’tan evvel NTV seyircisinin uyarması lazım, bizimle dalga mı geçiyorsun diye. Üzerinden 24 saat geçmiş bir olayı NTV yeniymiş gibi veriyorsa, buna seyircinin isyan etmesi lazım. Hele bu bilgisayar, internet çağında artık şikayetini iletmek on saniyeye bakıyor ama işte insanlar da aldırmıyor.

Çok uzun zamandır gazetecilik yapıyorsunuz. Şu an yapılan gazeteciliği nasıl buluyorsunuz?
Türkiye’de gazetecilik yapmıyoruz artık çünkü gazetecilik haberdir. Gazete, ne var ne yok sorusuna cevap vermek için çıkar. Bunu yaparken de okuyucuya biraz daha cazip gelsin diye yanına onu süsleyen şeyler koyarsın. Biz aşağı yukarı yirmi senedir çok artan bir hızla haberciliği unuttuk. Gazetelerin haber kadroları kalmadı. Gazetelerin muhabirleri kalmadı. Türkiye’nin en büyük iki gazetesi Hürriyet ve Sabah’a bakıyorum aynı yanlış ikisinde de var. 300 lira maaşla, stajyer bile değil, bir ajans muhabirinin yazdığı yanlışlarla dolu haberi yayınlıyorlar. Bırakın gazetenin kendi özel haberini çıkaracak muhabiri, yanlış haberi düzelten editör bile yok. Ben gazeteciliğe başladığım zaman Türkiye’nin en ünlü gazetecilerinin hepsi muhabirdi. Şimdi bana bir tane muhabir ismi söyler misin Türk basınından? Söylediğin en az 50 yaşındadır. Bugün gazeteciliğe başlayan genç biliyor ki muhabir kaldığı sürece ilerleme yok. Yatay ilerleme bitti gazetecilikte. Mecburen yazı işlerine ya da köşe yazarlığına atlayacak.

Peki iletişim fakültelerinden mezun öğrenciler ne olacak?
En üzücü yanı da o. Ben gazeteciliğe başladığım zaman Türkiye’de, bir tek İstanbul’da iki senelik yüksek okul şeklinde bir basın enstitüsü vardı. Şimdi onlarca iletişim fakültesi var ve buralardan
bir sürü genç diplomalarla mezun oluyorlar. Onlara işveren yok. Gazetelerde hiçbir kadro kalmadı. Gazetelerin kendi adamlarının sayısı giderek küçüldü. O zaman nasıl gazetecilik yapacaksın? O zaman işte gazete Hıncal ile satmaya bakıyor. Bir gazete Hıncal’la satıyorsa, Ahmet Hakan’la satıyorsa, Fatih Altaylı ile satıyorsa o gazete değildir. Çünkü biz yemek değiliz; yemeğin tuzu biberiyiz, baharatıyız. Yemek muhabirle pişer. Bana son üç aydır seni sarsan, vay be dedirten
bir gazete manşeti söyle, hangi gazetenin olursa olsun. İki sene evvel katliam yaşandı düğün evinde, 55 kişi öldü. Bu olay Amerika’da olsaydı, adamlar Orhan Pamuk düzeyinde yazarları yani Nobel almış bir yazarı oraya gönderirlerdi, çünkü adam biliyor ki iyi yazarsa herkes okuyacak. Bir düğün evi basılıyor, 55 kişi öldürülüyor, aklımızda kalan bir tane yazı var mı? Yazılmış olsa aklımızda
kalırdı. Televizyonda sabahtan akşama kadar altyazı, üstyazı görmüşüm, kardeşim senin gazeteni niye okuyayım? Cumhuriyet’in röportaj yazarı Yaşar Kemal’di. Şimdi o düzeyde röportaj yapan
var mı?

Gazetecilik mefhumu bizde daha çok siyaset, ekonomi haberleri gibi alanlarla kısıtlı. Kültür- sanat gibi konular kendine sınırlı sayıda alan bulabiliyor. Türkiye bazı değişimler geçiriyor. Sizce bundan sonraki dönemde bu tavır değişir mi?
Türkiye’de yüzlerce, binlerce yazı yazılıyor her gün. Vatan kurtaran aslanlar diyorum onlara. Onlar vatanı kurtarmaya devam ediyorlar, ettiklerini zannediyorlar. Neyi değiştiriyorlar? Yazdıkları neye
yarıyor? Kendi kendilerini tatmin ediyorlar. Bir şey yazdın mı işe yaramalı. Bir şeyi ucundan düzeltebildiğini hissedebilmelisin. Yoksa habire yaz…

Peki bu durum değişir mi?
Bunu okur değiştiriyor. Kimin ne okuduğu evvelden bilinmiyordu, şimdi internet denilen üçüncü milenyum şeytanı sayesinde kimin ne okuduğu anında belli. Onun için bu değişime uyan kalır, uyamayan gider.

Yeni dönem köşe yazarlarını nasıl buluyorsunuz? Özellikle takip ettiğiniz isimler var mı?
Kendi gazetemdeki bütün yazarları okuyorum. Sabah’ın dışında Ahmet Hakan, Ertuğrul Özkök ve Fatih Altaylı favori üçlüm. Tufan Türenç’i çok okurdum. Oray Eğin’i Türkiye’deyken her gün okuyordum fakat Amerika’ya gidip Türkiye’deki aktüaliteden uzak kalınca bazı yazıları artık beni
ilgilendirmiyor. Oray, genç kuşağın en önü açık gazetecilerinden bir tanesi. Bir an evvel gelip devam etmeli diye düşünüyorum. Kadın yazarlarda çok iyi bir artış var. Mehveş Evin, Mutlu
Tömbekici kaçırmadığım yazarlar. Ayşe Arman yazar olarak benim için çok değerli.

Yazdığınız yazılardan biri Nuri Bilge Ceylan’ın filmiyle ilgiliydi ve o yazınız biraz eleştirildi. Yazılarınızı yazarken tereddüt ediyor musunuz?
Yazarken tereddüt ettin mi okunmaz o yazı. Okuyucu cin gibi anlar. Ben hiçbir yazımı yuvarlamadım, kafamdan ne geçiyorsa yazdım. Doğruydu ya da yanlıştı, o ayrı. Ama kafamdan ne
geçiyorsa onu yazıyorum ve benim okurum onu biliyor. Yumuşattığım yok ama bilinçli olarak sertleştirdiklerim var. Bunun da sebebini anlatıyorum. Meydanda beş yüz kişi toplanmış, hepsi
yaşa diye bağırırken, tek başına yuh diyorsan, sesini duyurmak için bağırman lazım. Çoğunluğun düşüncesine karşı olduğum zaman biraz daha köşeli yapıyorum ki böyle düşünen de var
desinler.

‘Hızlı gelişiyoruz ve bu süreçte herkesin payı var’

Türkiye’nin uluslar arası arenadaki rolü büyüyor. Sizce kendi kendimize mi bu kadar şişiriyoruz yoksa gerçekten bir değişim yaşanıyor mu?
Türkiye’nin nereden nereye geldiğini görmemeye imkan yok. Hızlı gelişiyoruz ve bu süreçte herkesin payı var. Süreci hızlandıranlar da yavaşlatanlar da var ama durduranlar olmadı. Çünkü bir başladı mı akmaya akışı durdurmak zor. Benim gazeteciliğe başladığım Türkiye ile bugünün Türkiye’si akla kara gibi neredeyse.

Ortaya atılan ‘Yeni Türkiye’ kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Oldukça iyimserim. Bu iyimserliğin sebebi de okul ziyaretlerim. Liselerden, üniversitelerden gelen bütün davetlere gidiyorum. Konferans vermeye gitmiyorum; konuşuyorum, sohbet ediyorum ve karşımda çok iyi yetişen bir gençlik görüyorum. Bundan kastettiğim sadece eğitim değil, okulda okuyup da iyi doktorlar, iyi avukatlar yetişiyor anlamında değil. İyi vatandaşlar yetişiyor. İyi bir atmosfer, iyi bir kampüste ve çok iyi iletişim imkanlarıyla yetişiyorlar. Olayları anlayabilen, kavrayabilen, yorumlayabilen, sorgulayabilen… Bana sordukları sorulardan anlıyorum nerelere gittiklerini. O gençleri görünce karamsar olmama sebep yok. Yarın iyi yetişmiş insanlar olacak Türkiye’nin her yerinde.      

Türkiye’de demokrasi anlamında nasıl bir yol katettik?
Demokrasi bir süreç. İnsanların demokrasiyi hazmetmesi lazım. Bizde bütün demokratik hareketler tepeden inme geldi. Padişah bir gün kullarıma biraz haklar tanıyayım dedi ve Tanzimat Fermanı’nı yayınladı. Sonra bir başkası biraz daha ileri gitti Meşrutiyet ilan etti. Sonra Atatürk çıktı, Cumhuriyeti kurdu. Sonra Çok Partili Sisteme geçelim kararını İsmet Paşa verdi. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en modern anayasasını halk istemedi, 27 Mayısçılar geldiler yaptılar. Sonra bu anayasa fazla dediler, bu anayasanın bir takım şeylerini kırptılar. Ama bunların hepsi yukarıdan geldi. Biz demokrasinin temelinin fikir özgürlüğü olduğunu anlayamadık. Faşist bir rejimde yaşasın demokrasi diyemezsin, kelleni alırlar. Ama demokrat bir rejimde yaşasın faşizm diyene gülüp geçebilmen lazım, demokratlık bunu gerektirir. Türkiye’de böyle bir şey yok. Türkiye’nin en demokratları dahi demokrat değil. Demokrasiyi hazmedemediğimizin en büyük görüntüsü bu ülkenin demokratları. Başbakanımız niye mahkum oldu ve hapiste yattı? Şiir okudu diye. Ve bugün demokrat arkadaşların ifadesi odur ki bu mahkumiyet sayesinde bugün yüzde 50 oya ulaştı Ak Parti. Bugün yüzde 50 alan başbakanın ülkesinde parasız eğitim istiyorum diyen öğrenci 17 ay yattı. Türkiye’de demokrasi anlayışı şu: Benim gibi düşünen herkesin konuşma özgürlüğü vardır.

Başbakanın da böyle dediğini düşünen bir kesim de var…
Der çünkü çevresinde ona kimse bu dediğin yanlıştır demiyor. 1957’de gazeteciliğe başladım, o zaman Adnan Menderes vardı. O günden bugüne lideri uyaran bir çevre görmedim. Osmanlı’da Padişahım çok yaşa, senden büyük Allah var deniyordu. Herkes böyle deyince sen de farkında olmadan o havaya giriyorsun.

Futbolda şike ve ‘seyircisiz’ maçlar

Şike olaylarından sonra, eskisi kadar zevk alıyor musunuz futboldan?
Hayır, almıyorum, almıyoruz. Bizim evde, her hafta sonu toplanılıyor. Bir hafta sonu gelin bakın şimdi kaç kişi ekrana bakıyor, kaç kişi maçı konuşuyor. Çünkü sonucu belli değil. Futbol Federasyonu kararımı sezon sonunda açıklayacağım dedi. Böyle bir şey olabilir mi? Diyelim ki Fenerbahçe şampiyon oldu ve ertesi gün de küme düştü. Kendini Fenerbahçe taraftarının, Fenerbahçe futbolcusu yerine koy. Ne hissedersin? Federasyon göze alsaydı, cesaret etseydi biz bu seneyi kaybederdik, seneye her şey pırıl pırıl başlardı. Federasyon’un cesaretsizliği yüzünden yazık oldu. Yoksa bu tür şike dedikodularının artık ortaya çıkması, konuşulması, belli bir neticeye bağlanması şarttı. Son yirmi seneye bakın, Türkiye’de hakkıyla şampiyon olan bir tane takım yoktur. Hemen o takımın nasıl alavereyle dalavereyle şampiyon olduğu anlatılmaya başlanıyor. Galatasaray olsun, Beşiktaş olsun, Fenerbahçe olsun, kim olursa olsun. Bunların bir yerde dur denilip konuşulması lazım. Sonuç ne olur bilmiyoruz, hiçbir belgeyi görmedik.

Adalet olmadığını düşünüyor ve yazıyorsunuz…
Aziz Yıldırım’ın tutuklu kalması için benim anladığım, okuduğum, düşündüğüm hukuk felsefesine göre hiçbir sebep yok. Bırak Aziz Yıldırım’ı, sonrasında istersen 15 sene ver. Duruşma devam ediyor, değil mi? Aziz Yıldırım’ın beraat etme ihtimali var mı? On milyonda bir var. Bu on milyonda bir gerçekleştiği zaman, Aziz Yıldırım’ın içeride yattığı süreye yazık değil mi, kim ödeyecek, nasıl ödeyecek? Bir dava devam ediyorsa tutukluluğu katiyen mahkumiyete çevirmeyeceksin, demokrasinin temeli bu. Bugünkü koşullarda Aziz Yıldırım on yıla kadar içeride kalabilir, Mustafa Balbay da, generaller de, Deniz Fenerciler de…

Seyircisiz oynanan maça kadınların ve çocukların alınması tartışma başlatmıştı, kadınlar ceza yerine mi konuyor diye. Sizin bu konuda düşünceniz ne?
Düşünce olarak aynı fikirdeyim. Bir kadın sivil toplum örgütü yöneticisi olsaydım, bu maça gitmeyin diye eylem yapardım. Televizyona RTÜK ceza olarak belgesel veriyor. Yani belgeselin bir ceza olduğunu ilan ediyor. Kadın seyircinin maça gitmesi de ceza olarak sunuluyor. Maçın adı seyircisiz. Kadını seyirciden saymıyorum demek. Ama görüntü fevkalade güzeldi. Elmalarla armutları birbirinden ayırmak lazım. Prensipte sonuna kadar karşıyım ama o gece orada gördüğüm manzara çok hoşuma gitti.
 
SELİN BABACAN