‘Bizimki düdüklü tencere demokrasisi’

FATİH Projesi’nin anlatılacağı ilk gün ‘dindar nesil yetiştireceğiz’ diyen Başbakan’ın bu sözleri üzerine Cüneyt Özdemir CNN Türk’teki programına konuk ettiği ‘tinerci çocuk’ ile tartışılan bir yayına imza attı. Özdemir ile gündemin sıcak konularını ve birinci yılını geride bırakan Dipnot Medya’yı konuştuk.

07.03.2012 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

FATİH Projesi’nin anlatılacağı ilk gün ‘dindar nesil yetiştireceğiz’ diyen Başbakan’ın bu sözleri üzerine Cüneyt Özdemir CNN Türk’teki programına konuk ettiği ‘tinerci çocuk’ ile tartışılan bir yayına imza attı. Özdemir ile gündemin sıcak konularını ve birinci yılını geride bırakan Dipnot Medya’yı konuştuk.

Dipnot kurulalı bir yıl oldu. Ne durumdasınız?

Şu anda 75 bin tablete indirilmiş durumdayız. Haftalık yayınlanan her sayımızı 40 bin kişi okuyor. Bunun yanı sıra 50-60 bin kişi günlük haber akışını takip ediyor. Aylık yayınlanan Türkçe içerikten tamamen farklı İngilizce edisyonumuz var. Bir de bu ay çıkan daha çok Körfez ülkelerini hedef aldığımız Arapça bir versiyon çıkarttık. Mobilde hızlı büyüyoruz ama en önemlisi tablette reklam gelirlerimiz yüzde 400 artmış durumda. Biz çıktığımızda tablete reklam üreten hiç kimse yoktu. Bu süreç içinde reklam ajanslarına tablet reklamcılığını öğrettik diyebilirim. Ortak projeler geliştirdik. Mesela Akbank bu süreç içinde bize inandı ve tablette ilk video reklamı uzun süre boyunca kullanan kurumlardan oldu. Akbank’ın büyük festivallerini haberleştirdik, özel sayılar, bölümler hazırladık. Farklı içerikte yeni yayınlar, ekler yayınlamaya başladık. Sevgililer Günü’nde Opel Astra ile bir iş birliğimiz oldu ve onlarla beraber bir tasarımda özel bir sayı çıkarttık. Denizbank’ın kimi reklamlarına ses koyduk. TÜRSAB’la çok uzun bir iş birliğine giriştik ve onların müzelerini 360 derece fotoğraflarla tanıttık. Pek çok reklamverenle yeni bir reklam evreni oluşturduk ve onlara da bu evrende neler yapabileceklerini gösterdik. Reklam ajanslarının buna adapte olması çok önemli. Reklamın da içeriği değişiyor. Birkaç büyük ajans kendi mobil reklam üretme departmanını kurdu ama diğerleri hala olaya biraz uzak durmayı tercih ediyorlar. Eğer gelecek yıl sizinle bir kez daha röportaj yaparsak yeni oluşmuş bambaşka bir sektörü konuşuruz.

Tablet için kitap yazıyorsunuz…
Hayata Kısa Bir Ara diye bir kitap uygulama yazıyoruz. Sanırım ayın ortalarında çıkacak. Bu uygulamayı kendi tabletinize indirdiğinizde bir kitap okur gibi okumaya başlıyorsunuz. Bir yerden sonra ise belgesel izlemeye başlıyorsunuz. İtalya’da Venedik’i anlatıyoruz, Venedik’in fon sesini duyuyorsunuz o sırada. Ya da bir şarkıdan bahsederken, o şarkının video klibini görebiliyorsunuz. Çeşitli gezilerde çektiğim fotoğraflarla oynayabiliyorsunuz. Bu yepyeni kitap anlayışını ilk olarak çevrecilikle ilgili bir kitap çıkartan Al Gore bizimle buluşturdu. Türkiye’de  herhalde ilk biz yapıyoruz. Bir tane de çocuk kitabı üzerinde çalışıyoruz. Onu ben yazmadım. Bir çocuk kitabını adapte ediyoruz. Bu uygulamalar belli bir para karşılığında indirilebilecek ama iyi bir reklam geliri olursa neden bedava olmasın…

FATİH Projesi ile 52 pilot okulda 10 bin tablet dağıtılacak. FATİH projesini neden beğendiniz?
Yaklaşımını ve vizyonunu beğendim; çünkü okullarda akıllı tahta konseptiyle başlayan ardından tabletlerle gelen bu sürecin eğitim sisteminde sadece biçimsel değil içerik olarak da değişikliğe yol
açacağına inanıyorum. Bilginin daha çok öğrenciye ulaştığı, bu ulaşma şeklinin yenilendiği, öğretmen, öğrenci hiyerarşisinin değiştiği, dayatmacı değil belki daha oyunbaz bir eğitim sisteminin gelebileceği bir vizyon olarak görüyorum bu projeyi.

Tabletlerle kitaplar ortadan kalkacak ve yeni bir dönem başlayacak. Peki tablet için yeterince içerik var mı?
Şu anda yok. Aslında FATİH Projesi’nin iyi tanıtılamadığını, anlatılamadığını düşünüyorum. FATİH Projesi’nde ilk gün bile projeyi anlatmak yerine Başbakan Erdoğan’ın ‘dindar bir nesil yetiştireceğiz’ deyimi ne yazık ki bu projenin anlaşılmasını ve medyada yer bulmasını önledi. Ben mümkün olduğu kadar yer açmaya, anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum ama Milliyet gazetesinde Abbas Güçlü’yü bir kenara koyarsak, ana akım medyada çok da ilgi gösterilmediğini görüyorsunuz. Bir siyasi tartışma milyonlarca çocuğun hayatını etkileyecek ve hatta bütün toplumu dönüştürebilecek bir projenin anlatılması kadar yer bulamıyor ana akım medyada.

HAYATI KORKULAR ÜZERİNE KURAMAZSINIZ

Bir yandan ‘Dindar gençlik yetiştireceğiz’ deniyor bir yandan tablet uygulamaları için adımlar atılıyor. Çelişki görüyor musunuz burada?
Muhafazakar bir iktidarın kafa karışıklığı diyebiliriz. Bence ‘dindar kesim’ tartışmalarında rutin bir konuşmanın çok daha farklı sonuçları olduğunu gördü Başbakan Erdoğan. Nitekim kendisi de
bunu düzeltmeye çalıştı. Ama konuşma o kadar her yana dağıldı ki neresinden tutsanız elinizde kalıyordu. O konuşmadan sonraki hatta beni de eleştirdiği diğer bir konuşmasında biz aslında FATİH Projesi’ni anlatmaya çalışıyoruz, böylesine teknolojiye açık bir ülkede formatlayabilir misiniz gibi bir düzeltme yaptı. Düzelttiğini söylemedi ama yaptığı oydu.

Başbakan sizin programa çıkardığınız ‘tinerci çocuk’tan sonra size yine çattı ve ‘gazetecilik bu değildir’ dedi. Sizce Başbakan’ın istediği gazetecilik ne?
Başbakan Erdoğan, sağ olsun, CNN Türk’ü yakından takip ediyor, hem Ahmet Hakan’ın programını hem benim programımı izliyor. Ertesi gün de ya konukları ya bizi eleştiriyor. Bizim gazeteciliğimizi eleştirirse benim için bir problem yok; ama benim yaptığım gazetecilik yüzünden bir medya patronunun başı belaya girmeye başlayınca işin rengi değişiyor. Bir de böylesine bir polemiği, Erdoğan’a çatmak için bekleyen karşı cephe alıp büyütünce ben kendimi hiç istemediğim bir yerde, büyük bir tartışmanın bir cephesi olarak buluyorum. Oysa benim bir cephede yer almak gibi bir hedefim yok. Benim amacım mümkün olduğu kadar gazeteciliğin, konukların konuşması ve bütün bu gündemi tartışan isimlerin bulunduğu noktada durmak.

Siz kaçtıkça tartışmalar üst üste geliyor…
Evet. Ondan sonra da ‘CHP bölünsün dedi’ tartışması başladı. CHP’lilerden bana ‘vay sen bize nasıl böyle dersin’ tepkileri geldi. Ben aslında CHP bölünsün de daha çok büyüsün, bu haliyle bence büyüyemiyor demek istedim. Çünkü CHP’nin içindeki eski ve yeni diye ayırabileceğimiz iki ayrı görüş partinin gelişmesine izin vermiyor. Oysa bölünseler belki birisi yeni CHP olacak ve yepyeni bir ruh doğabilecek. Her ikisi için de büyük avantajları olabilir. Ama öylesine kutuplara ayrılmış bir toplumda yaşıyoruz ki, hele medyada öylesine herkes saflarını seçiyor ve o safları sonuna kadar savunuyor ki benim, Ahmet Hakan’ın, bizim gibi gazetecilerin durumu büyük kafa karışıklığı yaratıyor. Ben ağzımla kuş tutsam bugün medyada kimseye yaranamam. Böyle bir polemiğin arasında kalmak istemiyorum diyince ‘geri vitese taktı’ deniyor. Ya da ‘CHP’nin bölünmesini istiyorum; ama daha iyi olsun diye istiyorum’ dediğim zaman, ‘bak görüyor musun herif CHP’ye çakıyor’ gibi laflar çıkıyor. Ne desem bir şekilde birileri mutlu, birileri mutsuz oluyor. Ve şöyle bir şizofreninin ortasında buluyorum kendimi, birileri tarafından kahraman ilan ediliyorum, iki gün sonra aynı kitle tarafından yerden yere vurulan bir adama dönüşüyorum. Böylesine bir şizofreninin ortasında ayakta durmak inanın çok kolay değil!

Bu bağlamda, şu an Türkiye’de yapılan gazeteciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çıkartılan bir konuk yüzünden bile program yapamayacak bir noktaya geliyorsak, yapılan programlar nedeniyle kanalların içi boşaltılıyor etliye sütlüye bulaşmayan kurumlara dönüştürülüyorsa, ‘ben acaba bugün programıma ne çıkartırsam kimden azar işitirim, azar işittiğim zaman patrona nasıl bir vergi cezası gelir’ düşüncesi kafamızdaysa, Türkiye’de gazetecilik yapılmasını beklemek mümkün değil. Türkiye yanlış paranoyalara sahip. Lâik kesim hep ‘acaba İran mı olacağız, bir İslam devrimi mi gelecek’ diye tartışmaktan ne yazık ki Türkiye’nin Rusya gibi daha otokratik bir topluma ve demokrasiye sürüklendiğini göremedi. Ve bugün geldiğimiz noktada ‘Türkiye’de özgür gazetecilik vardır’ demek çok zor. Ama ben her şeye rağmen hala bazı medya gruplarının, bazı medya patronlarının ve bazı gazetecilerin, bizim de içinde bulunduğumuz medya grubu dahil, ana akım medyada buna çok rahat Ciner Medya’sını da dahil edebilirim, gazeteciliği şu ortamda bile mümkün olduğu kadar iyi şekilde yapmaya çalıştığının farkındayım. Bu Türkiye demokrasisi için de önemli bir duruş.

‘Tinerci’ olayı Başbakan’ın size ikinci çıkışı oldu. İlkini de Van depreminden sonra yaşamıştınız. Başbakan’la tartışmaya girmek sizi korkutmuyor mu?
Ondan önce de Tekel işçilerinde olmuştu. Ben ne zaman Tekel işçilerine gitsem, Başbakan bana kızıyor. Ne zaman Van’a depremzedenin yanına gitsem, ne zaman tinerciyi ekrana çıkarsam Başbakan bana kızıyor. Peki ne yapayım? Ne yapmalıyım sizce?

‘Bu tür tartışmalardan uzak durayım da işimi riske atmayayım’ diyebilirsiniz mesela…
Olasılıklara bakalım ne olabilir? Bir, işten kovulurum. Bu çok sürpriz olmaz. Ben her zaman ceketini omzunda taşıyan bir insanım. Şu anda benim sosyal medyadaki takipçi sayım, gücüm, yazdığım gazetenin yaklaşık 15 katı. Ben zaten sosyal medyada kendi yayın organlarımda yayıncılık yapabiliyorum. İkincisi, Türkiye’de gördüğümüz, büyük bir vergi cezasıyla karşılaşabilirim. Bununla karşılaşmamak için de elimden geldiği kadarıyla vergimi zamanında veriyorum; hatta kendi meslek grubum içinde vergi şampiyonu olabilirim. Üç, cezaevine düşebilirim. Kendimi bir soruşturmanın ortasında bulabilirim. Kaderimse çekerim, çok da korkmuyorum. Birçok arkadaşım cezaevinde. Başka bir ihtimal ben gazeteciliği bırakırım. Yettiniz canıma, niye bu çileyi çekiyorum ki derim. O bana yükleniyor, öbürü beni azarlıyor, medya patronu kızıyor, büyük bir baskı altındayım, tamam yetti bırakıyorum, film çekmeye karar verdim diyebilirim. Ya da vururlar. Zaten yarın bir gün ölsem hayatta hiçbir şeyi ertelememiş bir insanım. Bir tek çocuğum olacak, onu görmek isterim. Hayatta beş, altı tane savaşa gittim, çok ölüm riski aldım, takip edildim, tehdit edildim, hala ediliyorum. Tutuklanacak mıyım, başıma bir şey mi gelecek diye düşünürseniz, hayatı korkular üzerine kurarsanız ömür geçmez.

Bir sürü gazetecinin tutuklu olması ülkenin geleceğiyle ilgili nasıl bir tahayyül yaratıyor kafanızda?

Normal bir ülke olduğumuzu söylememiz çok zor. Bir yandan böyle bir ülkede yaşıyoruz, bir yandan ekonomisi iyi giden, sağlık reformu, eğitim reformu yapılan bir ülkede yaşıyoruz. Tam bir totaliter Rusya olmaya gidiyoruz. Ekonomisi iyi, bazı alanlarda dünyaya örnek olabilecek gelişmelerin olduğu ama bazı alanlarda da ifade özgürlüğü ya da gazetecilerin durumunda olduğu gibi sıkıntıların yaşandığı. Muazzam bir kafa karışıklığı. Düdüklü tencere demokrasisi diyorum ben buna. Düdüklü tencerenin düdüğünü açmazsanız bir yerde o kapak patlar. Şu anda o düdüğü herkes sıkmakla meşgul ve içerisi fokurduyor. Özellikle ifade özgürlüğü kısmında…

Ece Temelkuran’ın Haberturk’le yollarının ayrılmasının ardından Kenan Tekdağ’ın MediaCat’e yaptığı açıklamalar çok konuşulmuştu. Sosyal medyayı kullanma tarzının sorun yaratma riskinden bahsetti Tekdağ. Sizce gazetecinin kurumuna olan sorumluluğu bu kadar fazla mı?
Sosyal medyada nerede olduğumuzu yavaş yavaş öğreniyoruz. Geçenlerde Fatih Altaylı da yazmış, bir yandan aktivist bir yandan gazeteci olduğunuz zaman ana akım medyada tutunmanız çok zor. Belki Guardian’da ya da New York Times’da vardır böyle isimler. Siz bir konuyla ilgili bir taraf olduğunuz zaman o konuyla ilgili artık objektif gazetecilik yapma lüksünüzü bir kenara bırakıyorsunuz.  İngiltere’nin iki büyük basın kuruluşu Sky News ve BBC, çalışanları için sosyal medya ağı kılavuzu hazırladı. Ciner Grubu da böyle bir çalışma yaptı. Siz de düşünür müsünüz böyle bir kılavuz hazırlamayı? Bizim sözlü bir mutabakatımız var. Dipnot’ta yayın ilkelerinin dışında sosyal medyada var olmayı tercih eden arkadaşlarla çalışmamayı tercih ederim. Çalışma arkadaşlarımızın yayın organlarımızda yazamayacağı, söyleyemeyeceği hiçbir şeyi sosyal medyada yazmaması taraftarıyız. 

Turkcell’in Özturkcell reklamında sizin daha önce 5N1K’da yaşadığınız bir olay konu olmuş. Programda gerçekleşen bir şeyin reklamda kullanılması sizi rahatsız etti mi?
Sormadılar ama çok hoşuma gitti. Şahan söylemişti sosyal medyada böyle bir şey çekildiğini. Sorsalardı da şunu söylerdim; Turkcell’in çok güzel Van için bir Kumbara Kampanyası var. Madem esinlendiler, bu hata telifi karşılığında, Turkcell’in kumbarasına Van’daki insanlarımız için sembolik bağışta bulunsalardı keşke. Böyle bir reklamın sosyal boyutu olurdu belki.
 

Röportaj: Selin Babacan