‘Amerika’ya dizi satabiliriz’

Birol Güven’e Çocuklar Duymasın’a dair detayları sorduk ve kendisi de tüm içtenliğiyle sorularımıza yanıt verdi...

06.09.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Çocuklar Duymasın dizisi 7 yıl aradan sonra geçtiğimiz ay ekranlara sıkı bir dönüş yaptı. Birol Güven’e Çocuklar Duymasın’a dair detayları sorduk ve kendisi de tüm içtenliğiyle sorularımıza yanıt verdi. Güven, 2003’te aslında biraz da mecburiyetten diziyi bitirdiklerine işaret ederken aslında dizi oyuncularının da kendisinin de diziyi izleyicilerden daha çok özlediklerini belirtti.

Yıllardır söylenen bir laf vardır ya, Amerika’nın Hollywood kanalıyla ülkeler üzerinde kültür emperyalizmi uyguladığına dair. Sanki son dönemde biz de bir tür kültür emperyalisti mi olduk Ortadoğu ve yakın Avrupa ülkelerine yaptığımız yerli dizi ihraçlarıyla?
Emperyalizm de diyebilirsiniz, kültürel etkileşim de. Hatta belki “eşitleniyoruz” da diyebilirsiniz. Biz bugüne kadar diğer kültürlere maruz kalmış bir kültürüz. İlk defa burada yapılan bir şeyler başka ülkelerde de değer buluyor. Bence kültürel etkileşimde berabere, 1-1 oluyoruz. “Sen filmini gönder seyredelim, al sen de bizim filmimizi seyret,”demeye başladık. Zaten sinemanın, televizyonun gücü budur, yaptığımız iş on liralık bir iştir ama etkisi çok yüksektir. Televizyonculukta Türkiye çok yol kat etti; çünkü müthiş bir kitle var burada, çok pratik bir ekip var ve yüksek bir teknoloji kullanılıyor. Çok televizyon seyrediliyor ve haliyle bu kadar televizyon seyredilen, bu kadar üretim yapılan bir ülkenin ürünlerinin başka ülkelerde değer bulması çok normal. Hatta bence şu anda televizyonculuğumuzun önündeki engel; dizi süreleridir. Biz bu süreleri kısaltabilir, 40 dakikaya indirebilirsek, iddia ediyorum biz Amerika’ya dizi de satarız. Hatta Amerikalılardan da daha iyi yaparız bu işi. Haftada 120 dk dizi çeken ekibe, 40 dk çekmelerini söyle ve 3 yıl bekle. Ondan sonra bizden de Lost’lar, 24’ler çıkar.
 

Sina Koloğlu, Cengiz Semercioğlu, Ömür Gedik gibi köşe yazarları dizinin ilk bölümü için yemeğine bir iddiaya girdiler. Cengiz Semercioğlu dizinin ilk 3’e gireceğini, diğerleri 1. olacağını iddia ettiler. Çocuklar Duymasın’ın ilk bölümü rekor bir reytingle ilk sırada bitirdi günü. Fasulyeleri ısmarladı mı Cengiz Semercioğlu?
Onlar bizim dostlarımız, çok yakın arkadaşlarımız… Yemeğine iddiaya girdik ama eğlence maksatlı. Fasulyeleri daha yemesek de Cengiz ısmarlayacak, yiyeceğiz yani. Hesabı da Cengiz ödeyecek.
 

‘KİMSE 20. OLMAK İÇİN DİZİ YAPMAZ’

Taraf gazetesinin Telesiyej adlı köşesinde bir makale yer aldı diziye dair. Yaz sezonu kapanıp çok tutan diziler tekrar ekranlara döndüğünde Çocuklar Duymasın’ın onlarla mücadele edemeyeceği ve izlenme grafiğini koruyamayacağı ileri sürüldü. İzlenme rekorları kıran eski diziler yeni bölümleriyle tekrar yayınlanmaya başladığında ne olacak?
O kadar izlenmesin. Çok önemli değil ki bu! Bu dizi çok çok başarılı olmak zorunda değil! Bu diziyi izleyen bir kitle var, biz de izleniriz, biz de o kanaldan devam ederiz.

Diğer yandan da rekabet unsuru göz ardı edilemez ama.
Bizim ilk hedefimiz, ayakta kalmak. Daha sonra 1. olmak ve rekor kırmak… Herkes bu hedeflerle dizi yapar, herkes rekor kırmak ister. Kimse 20. olmak için dizi yapmaz. Eleştiriyle temenniyi birbirinden ayırmak lazım… Birisi diyor ki “Bu dizi başarılı olmaz,” biliyor da söylüyor.  Oysa oradaki temenni bence. Ama gerçekler öyle değil, biz bu sene yayınlandığımız günün 1.si olacak kadar iddialı bir diziyiz.

Size yöneltilen eleştirilerden biri de yaptığınız dizilerde ‘mesaj verme kaygısı’ taşıdığınıza ilişkin…
Ben vatandaşa diyeceğim ki ‘TC kimlik numaran yoksa oy kullanamazsın.’ Haluk ‘Ben oy kullanmaya gidiyorum,’ diyecek Meltem de ‘TC kimlik numaranı yanına almayı unutma.’ Bu ne şimdi? İnternet kullanıcısı, elit bir kesim şöyle diyebilir: ‘Ya ben biliyorum kardeşim, bana bunları anlatma!’ Ben sana anlatmıyorum ki, bu ne bencillik! Ben milyonlara ulaşıyorum, ben nüfusun yüzde 40’ına ulaşıyorum. Orada sadece bir bencillik var, başka bir şey değil o. Biz kamuya açık, şifresiz kanalda milyonların izlediği bir diziyiz. Hiç kimse bencillik yapmasın, istemeyen izlemesin. Bizim alâmetifarikamız, bizi diğer dizilerden ayıran özelliğimiz o: ‘bilgi vermek.’ Biz geçtiğimiz yıllarda ‘çocuk felci aşısı olun’ diye bir laf ettik, bütün doğuda çocuk felci aşılama oranı ciddi oranda arttı. Kötü bir şey mi bu? Televizyon kamu yararına kullanılan, kullanılması gereken bir eğlence aracıdır. TRT’de ‘Çocuk aşısı olun,’ diye program yaparsan kimse onu izlemez ama biz onu hallederiz.

Ekşisözlük’ten bir eleştiriye yer vereceğim, bana da ilginç geldi aslında biraz da paylaşmak istememin sebebi bu. Kaynanalar’daki ve Çocuklar Duymasın’daki karakterlerin konumlanış itibariyle benzeştiğini iddia ediyor bir yazar.
O arkadaş ya bizim diziyi ya Kaynanalar’ı seyretmemiş, diye düşünüyorum. Kaynanalar sonradan görmelik üzerine kuruludur. Çok mantıklı gelmedi bana ama o tarz bir bakış açısıyla dünyadaki her şey birbirine benzetilebilir. Birileri de “Taş Devri’ne benziyor,” demişti.

Arkasında nasıl bir argüman vardı peki?
Bilmiyorum, onun ardında ne varsa diğerinde de o vardır. Bir yerden, benim aklımın yetmediği bir benzeşme de bulunabilir ama ben öyle yapmadım. Ortaya çıkan sonuç öyle bir algı oluşturmuşsa ona da saygı duymak gerekir. Şunu dese kabul ederdim: Benim yaptığım dizide bir Yeşilçam bilinçaltı var.

Bunu biraz açmanızı isteyeceğim.
Ertem Eğilmez diyelim. Biz hepimiz Ertem Eğilmez filmleriyle büyüdük. Amerikan tipi bir sit-com dizide Ertem Eğilmez’lik yapmaya çalışıyoruz belki. Dese ki “Bu adam Ertem Eğilmez filmlerine öykünüyor,” onu kabul edebilirdim. Ertem Eğilmez öyledir, gülerken bir anda başka bir tokat atar ve duygusallaştırır.

‘2003’TE TMSF’NİN EL KOYDUĞU BİR KANALDAYDIK VE…’

Dizi 2003’te final yapmadan kısa bir süre önce Tamer Karadağlı ve Pınar Altuğ diziden ayrılmışlardı. Etik denebilecek sebeplerden böyle bir karar verdiğinizi ifade etmiştiniz o zamanlar.
O konuya ilişkin şöyle söyleyeyim. Hiçbir şey sizin bildiğiniz gibi, yazıldığı gibi değil aslında. O dönemdeki temel sorun, bizim medyasız kalmamızdı. TMSF’nin el koyduğu bir kanaldaydık, arkamızda medyamız yoktu ve bazı medyatik malzemeler nedeniyle sorunlar yaşadık ama şunu söyleyebilirim, sizin zannettiğiniz gibi bir sorun olmadı bizim aramızda. Dolayısıyla tekrar birleşmemiz de çok kolay oldu. Şu anda çok güzel gidiyoruz.

Pekâlâ, şimdi benzer bir durum olsa dizi oyuncularına nasıl tepki verirsiniz? Tepkiniz yine aynı mı olur?
Hayalî soru sorma! Şu anda hiçbir şey olmaz. Gayet güçlüyüz, çok güçlü bir medya grubunun bir parçasıyız ve kimse bize zarar veremez.

Sinema ve dizi sektöründe ücret eşitsizliğine ilişkin süregelen problemler var. Gerçi bir dönem bu konuda bir takım sızlanmalar oldu ama güçlü bir örgütlenme olmadı. Benzer bir süreç Amerika’da da yaşandı ama onlar oyuncuların da dâhil olduğu iyi bir örgütlenmeyle en azından yol kat edebildiler.
Ben size bir şey söyleyeyim mi? Bu sektör, televizyon sektörü, sinemadan söz etmiyorum, kamera önündekine de arkasındakine de hakkını ödeyemez. Çünkü olağanüstü bir iş yapılıyor. Çok çalışıyor insanlar. Zaten ben de gelen arkadaşlara diyorum ki ‘Arkadaş ben senin hakkını ödeyemem ancak bütçem kadar ben sana elimden geleni yaparım.’ Şu anda biz limitli bütçelerimiz içinde insanlara iyi paralar verme niyetindeyiz, çaba harcıyoruz. Başka sektörlere göre biraz daha iyidir televizyon. Ama ‘hakkı nedir,’ derseniz hiç kimse hakkını almıyor. Ne oyuncu ne arkadaki emekçi ne yapımcı… Dar bütçeli bir iş yapılıyor. Hak yenme konusunda kesinlikle sonuna kadar sizinle aynı fikirdeyim. Bu sektörde hiç kimse hakkını almıyor, biz dâhil!

‘UYARLAMALARDA YERLİ YABANCIDAN DAHA ŞANSLI’

Format sorunundan da söz edelim istiyorum. Son dönemlerde eski Türk klasiklerinin uyarlamaları ve bir de yurt dışında tutmuş dizilerin uyarlamaları üzerinde ilerleyen bir dizi sektörümüz var ve orijinal format üretimi neredeyse yok! Hatta sadece dizi değil tüm televizyon programları için böyle…
Biz orijinal üretmeye çalışıyoruz ama buna rağmen biri diyor ki ‘Kaynanalar’a benziyor’ diğeri başka bir şeye benzetiyor. Dünyada o kadar üretim yapıldı ki bir yerden kesişirsiniz. Diğer yapılan işler de çok normal. Edebiyat uyarlamaları gerçekten muhteşem öyküler ve çok güçlü hikâyeler.

Başarılı buluyor musunuz edebiyat uyarlamalarını?
Çok başarılı buluyorum. Televizyona iyi adapte ediyor ve çok da güzel uzatabiliyorlar. Hem sadece adapte etme değil, onu yıllarca devam ettirebilme yeteneğine de sahip sektörümüz. Yabancı adaptasyonların Türkiye’de şansı olduğunu düşünmüyorum çünkü bir son noktası olduğunu düşünüyorum. Yabancılaşarak bir yere kadar gidebilirsiniz. Edebiyat uyarlamalarının yabancı format uyarlamalarına göre şansının daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bu topraklardan çıkma…

150 sayfa bir kitabın 6 sezon dizi haline getirilmesini eleştirenler de var.
Hayır, 150 sayfalık bir kitap 6 sezonluk dizi haline getirilmiyor aslında. Orada temel bir üçgen var. Onu bulduktan sonra 20 yıl da işlersiniz aynı konuyu. Behlül, Bihter, Adnan üçgenini kurduktan sonra bir evin içinde devam ettirmek çok kolay. Artı bir kitabın boyutu değil, oradaki çatışmalar, aşk, ikili ilişkiler… Kitabın ötesinde bir şey o. Mesela ‘Yaprak Dökümü’ gibi bir aileyi dizi içinde oturttuktan sonra 5-10 yıl devam ettirebilirsiniz o diziyi. O, iyi kurulmuş bir aile… Oyuncular iyi, yapımcı işi iyi yapıyor. Senaristler de mevcut yapıyı iyi devam ettiriyor. Yapılabilir, sorun değil.

Peki, şu noktada size karşı çıksam… Dizi uyarlamaları kaş yaparken göz çıkarmak gibi değil mi, edebi deformasyona neden olmuyor mu sizce?
Zannetmiyorum; çünkü hikâyenin özünü aldıktan sonra başka bir şeye dönüşüyor o. Onlar onu bir süre sonra edebiyat eserinden kurtarıp yeni türetilmiş bir eser olarak izliyorlar. Hatta faydası bile olduğunu düşünüyorum.  Diziden sonra Aşk-ı Memnu’nun satışları patladı, herkes onu okuyor.

(Söyleşinin devamına MediaCat Eylül sayısından ulaşabilirsiniz.)

Söyleşi: Fatma Akman